İran ve bölgedeki özgürlük hareketlerinin tarihine baktığımızda, Kürt kadınlarının isimleri sadece eşlik eden değil, direnişin öncüsü olarak ön saflarda yer alır. Silah taşıyan, siyasi mücadeleyi yürüten ve sokaklarda, dağlarda ve dijital alanlarda mücadeleyi terk etmeyen kadınlar…
Ancak bu gerçek, İran İslam Cumhuriyeti’nin resmi anlatısında ve hatta bazı merkeziyetçi kurumlarda çoğu zaman görmezden gelinmiştir. Bu makalede, Kürt kadınlarının sivil ve siyasi mücadelelerdeki daha az bilinen boyutlarına eleştirel ve taze bir bakışla yaklaşıyoruz.
Bugün dünya çapında duyulan “Jin, Jiyan, Azadî” sloganı, yıllar önce Mahabad’ın duvarlarında, Bukan’daki gizli sınıflarda, Qendîl dağlarında, Sanandaj’ın sokaklarında filizlenmişti. İslam Cumhuriyeti ve Kürt Siyasetinden Kadını Silme Projesi İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren Kürt kadınlarına yönelik iki ana eksende açık ve katmanlı bir politika yürütüldü: Cinsiyetçi baskı ve kimlik bastırması. Kürt toplumunun içinde yaşayan kadınlar, İran’daki diğer kadınlarla aynı baskıları yaşarken – zorunlu örtünme, yasal ayrımcılık, sosyal katılım kısıtlamaları – aynı zamanda dayatılmış bir “kimliksizleştirme” ile karşı karşıya kaldılar.
Yani, İran rejimi sadece kadınları dini erkek egemen düzenine uydurmaya çalışmakla kalmadı, aynı zamanda onların dilsel, kültürel ve siyasi kimliklerini de silmek istedi. Ancak bu çift yönlü baskı, Kürt kadınlarını yok etmek yerine, onları siyasi ve sosyal mücadelenin ön saflarına itti. Kürt kadınları, verdikleri mücadelenin sadece kadın haklarıyla ilgili değil, aynı zamanda etnik ve kültürel varlıklarını koruma mücadelesi olduğunu erkenden anladılar. Rejimin Kürt karşıtı politikasının kadınsızlaştırma projesi olduğunu fark ettiler; yani Kürt kadınının sosyal alandan silinmesi, kadın direniş anlatılarının bastırılması ve toplumsal mücadelelerde kadının görünmez kılınması. Bu projenin araçları çok çeşitliydi: Eğitim içeriğinin değişimiyle Kürt dil ve kültürünün okullardan silinmesi, bağımsız kültürel kurumların kapatılması, kadın örgütlerinin faaliyetlerinin yasaklanması, kadınların hak arayışlarının sert şekilde bastırılması.
Bir diğer önemli boyut ise medya sansürüydü; devlet medyası hiçbir zaman Kürt kadını gerçek bir şekilde yansıtmadı. Ya tamamen sessizlikle geçiştirildi ya da stereotipik rollerle – örneğin “yaslı anne” veya “göçebe kadın” – sunuldu. 2022’deki Mahsa (Jina) Amini ayaklanmasında bile, rejim ve hatta bazı bağımsız medya kuruluşları olayın Kürtlük boyutunu bilinçli şekilde görmezden geldi. Jina’nın Kürt kimliği, direnişin kökeni değil, önemsiz bir coğrafi ayrıntı gibi gösterildi. Kadın kimliğini etnik kimlikten ayırma çabası, bu “kadınsızlaştırma” projesinin bir parçasıydı. Ancak bu politika başarısız oldu. Bugün Kürt toplumunun kolektif hafızasında Kürt kadınları birer çağdaş efsaneye dönüşmüş durumda.
Bu, sadece sokak veya dağdaki varlıklarıyla değil, silinmeye ve aşağılanmaya karşı duruşlarıyla oldu. Kendi anlatılarını yazdılar; yazarak, öğreterek, direnişle ve yaşamla. Ve bu, sadece bir başlangıç.
Dağ ile Sokak Arasında Kürt Kadını:
Gerilla’dan Şehir Aktivistine Yaygın literatürdeki “mücadeleci kadın” imajı ya silahlı bir gerilla ya da şehirde mikrofon arkasında aktivisttir. Ancak Kürt kadını hem dağda hem şehirde hem de görünmeyen sosyal alanlarda aynı anda yer alıyor. Savaşın ortasında silah taşıyan bu kadın, eve döndüğünde hem anne hem de gizli Kürtçe derslerinin öğretmeni olabiliyor. Daha az bilinen yönlerden biri de, Kürt kadınlarının yerel ekonomideki rolüdür. Devletin yapısal ihmali, ambargo ve ekonomik baskılarla boğuşan Kürt şehirlerinde, birçok ailenin ekonomik yükünü kadınlar taşıyor. Yerel pazarlar, el sanatları üretimi, tarım ürünlerinin satışı ve hizmet sektörleri çoğunlukla kadınların örgütlediği alanlar. Kapitalist rekabet yerine dayanışma ve paylaşım esaslı bir ekonomik yapı oluşturmuş durumdalar. Son yıllarda ise Kürt şehirlerinde yeni bir “şehir aktivizmi” türü doğdu: Yerel konseylerde, eğitim derneklerinde, çevre kampanyalarında, küçük medya projelerinde yer alan kadınlar. Direnişleri sadece sokakta değil; gizli Kürtçe derslerinde, küçük kütüphanelerde, kadın hakları atölyelerinde sürüyor.
Günlük yaşam, siyaset ve kültürel direnişin kesişiminde Kürt kadınları yeni bir mücadele modeli geliştirdiler. Sadece mağdur değil, değişimin öznesidirler. Yerel örgütlenmelerle, geleneksel bilgileri aktararak, direniş alanlarını yeniden kurdular. Sorun şu ki, bu sesler hiç yok olmadı; ya duyulmadı ya da görmezden gelindi. Artık bu sesler merkeze taşınmalı; istisna değil, dönüşümün özü olarak tanınmalıdır. Jina Hareketi: Derin Kökleri Olan Bir Dönüm Noktası Jina Amini’nin ölümü rejimin “tekil bir olay” olarak sunmaya çalıştığı gibi değildi; bu, sistematik baskının ve kimlik inkârının sonucuydu. Jina sadece ahlak polisinin kurbanı değil, İran İslam Cumhuriyeti’nin kırk yıllık Kürt kadın düşmanlığının simgesiydi. “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketi daha önceki hiçbir İran hareketine benzemez.
Çünkü bu defa ön saflarda genç, Kürt ve isimsiz kadınlar vardı. Başından itibaren cesaret, örgütlülük ve yılların direniş birikimiyle Kürt kadınları liderlik etti. Sadece protestolarda değil, grevlerin örgütlenmesinde, yerel koordinasyonda, bilgi aktarımında ve alternatif medya yaratımında aktif rol oynadılar. Bu slogan zaten Kürtlerin siyasi kültüründe, özellikle Türkiye ve Suriye Kürdistanı’nda yıllardır mevcuttu. Ancak İran’da, Jina’nın kanıyla yeniden anlam kazandı. Bu üç kelime – kadın, yaşam, özgürlük – hem devrimci hem yaşam yanlısı, hem de kültürel-siyasi yok oluşa karşı bir direnişin ifadesidir. Rejim tarafından görünmez kılınmak istenen kadınlar, yüksek sesle haykırdı: “Zorunlu örtünmeye hayır”, “Kimlik inkârına hayır”, “Devlet şiddetine hayır”, “Tarihten silinmeye hayır”. Kendi acılarından silah yaptılar ve tarihe teslim ettiler. Bu hareket sadece bir tepki değil, uzun süredir süren kadın direnişinin görünürleşmiş hâlidir. Ve belki de ilk kez, Kürdistan’ın marjinalleştirilmiş bölgelerinden bir kadın sesi hem ulusal hem uluslararası çapta yankı buldu.
Rejim Kürt Kadınlarından Neden Korkar? Çünkü Kürt kadını sadece itiraz eden değil, alternatif bir yaşam tarzını temsil eden bir figürdür. Rejimin kadınları evle ve aileyle sınırlı görmek isteyen anlayışı karşısında; silahla, kitapla, mikrofonla, kamerayla, anadiliyle meydan okuyan Kürt kadını bir stratejik tehdittir. Kürt muhalefetinin tarihsel derinliğinden gelen bir kadın, ayrıca kadın hakları savunucusu, gazeteci, şair, öğretmen ya da bir şehit yakınıysa, rejim için tehlike katlanır. Bu yüzden hedefli suikastler, toplu tutuklamalar, işkenceler ve sürgünler Kürt kadınlarını da kapsar. Ancak rejimi en çok korkutan, Kürt kadınlarının yarattığı “direniş yaşam biçimi”dir. Dağda direnen aynı kadın evde çocuğuna Kürtçe öğretir, yerel ekonomiyi ayakta tutar, yeraltı eğitimler düzenler.
Bu çok boyutluluk, onu rejimin ideolojik denetiminin dışına çıkarır – ve denetim dışı olan her şey, tehdit olarak algılanır. Medya ve Kürt Kadınının Marjinalleştirilmesi Kürt kadını İran’ın medya yapısında yalnızca marjinal değil, adeta tarihten silinmiştir. Kadınların direnişi, yaşamı veya gündeliği konuşulurken, Kürt kadının sesi ya sansürlenir ya da klişelere indirgenir: Ya folklorik giysili dans eden kadın ya da dağda silahlı bir figür. Gerçekte ise Kürt kadınları artık akademide, sağlıkta, sanatta, çevrim içi aktivizmde aktifler. Yazıyorlar, öğretiyorlar, çeviri yapıyorlar, liderlik ediyorlar.
Ama medya anlatıları ya hiç yer vermiyor ya da resmi anlatılara uygun hale getiriyor. Bu boşluk, güçlü ve bağımsız Kürt medyasının eksikliğinden de kaynaklanıyor. Sansür, anadilde eğitimin olmayışı, güvenlik tehditleri anlatıcı kadınların ya susmasına ya da yalnızca sürgünde konuşmasına yol açıyor. Böylece kadın direniş tarihi hâlâ çoğunlukla sözlü aktarımda kalıyor. Ama Kürt kadınları buna karşı da çözüm geliştiriyor: Bloglardan Telegram kanallarına, sosyal medya hesaplarına kadar kendi alternatif medyalarını kuruyorlar. Resmi medya onları görmüyorsa, onlar da kendi görüntülerini üretiyorlar. Bu öz-anlatım, anlatı tekeline karşı ciddi bir meydan okumadır. —
Sessizlik Duvarını Yıkmak:
Kürt Kadınlarının Yeni Anlatı Mekânları Kürt kadınları için suskunluk sadece dışsal bir baskı değil, bazen de içsel bir koruma refleksi. Rejimin baskısından korunmak için sessiz kalmak, geçmişte çoğu kez hayatta kalma stratejisi olarak kullanıldı. Ancak bugün yeni nesil Kürt kadınları bu sessizliği kolektif olarak sorguluyor. Artık hikâyelerini sadece özel sohbetlerde değil, kamuya açık mecralarda, sanatsal üretimlerde ve dijital platformlarda anlatıyorlar. Bu anlatılar sadece mağduriyet odaklı değil. Yeni anlatı biçimleri; umut, mizah, dayanışma ve kültürel zenginlik ekseninde örülüyor. Örneğin sosyal medyada yayılan Kürt kadınlarına ait video günlükleri, küçük belgesel projeleri ve dijital fotoğraf arşivleri, hem kimlik beyanı hem de anlatının geri alınışı olarak okunabilir. Bu içerikler, kadınların kendilerini nasıl gördüklerini ve nasıl görünmek istediklerini yansıtıyor. Yerel lehçelerle yazılmış kısa hikâyeler, kadınların travmalarını ama aynı zamanda hayal gücünü de yansıtan podcastler, dijital çizimler, geleneksel müzikle harmanlanmış şiir okumaları…
Tüm bunlar, Kürt kadınlarının artık sadece “bir direniş figürü” değil, aynı zamanda kültürel üretici olduklarının kanıtı. Bu yaratıcı anlatılar devletin kontrol edemediği alanlara sızıyor. Sansüre karşı yazılmış bir satır, söylenmiş bir şarkı ya da çekilmiş bir video – artık hepsi politik bir eylem olarak anlam kazanıyor. Ve bu anlatılar çoğaldıkça, resmi tarihin sessizlik duvarı çatlamaya başlıyor. Uluslararası Feminizmin Kör Noktası: Kürt Kadını Nerede? Ne yazık ki uluslararası feminist hareketlerde Kürt kadınlarının mücadelesi yeterince yer bulmuyor. Batı merkezli feminizm hâlâ İran’ı sadece “örtü zorunluluğu” üzerinden okuyor; halbuki Mahsa Amini’nin ölümü hem bir kadın hem de bir Kürt olarak yaşadığı çok katmanlı baskının sonucuydu. Kürt kadınlarının mücadelesi, yalnızca cinsiyet eşitsizliğine değil, aynı zamanda ulusal inkâra, kültürel asimilasyona, militarizme ve ekonomik sömürüye karşıdır. Bu çok boyutluluk onları küresel feminist hareketin merkezine yerleştirmek yerine, genellikle “aşırı karmaşık” ya da “politik olarak hassas” olarak dışarıda bırakıyor. Kürt kadınları için bu sadece dışlanmak değil, aynı zamanda bir tür ikinci inkâr anlamına geliyor: İlk olarak devlet tarafından inkâr edilmek, sonra da küresel dayanışma ağlarında görünmez kılınmak. Oysa ki gerçek dayanışma, sadece metropollerdeki kadınların sesini değil, dağdaki, sürgündeki, yeraltındaki kadınların sesini de duymayı gerektirir.
Sonuç: Direnişin Kadın Dili “Jin, Jiyan, Azadî” artık sadece bir slogan değil; binlerce hikâyenin, onlarca kuşağın ve yüzlerce kaybın ortak dili. Kürt kadınları, bu sözleri sadece bir protesto aracı değil, bir yaşam biçimi haline getirdi. Hem bireysel hem kolektif, hem geleneksel hem modern, hem sessiz hem haykıran bir direniş dili bu. Bugün Kürt kadını; anlatılmayan tarihi, bastırılmış sesi, silinmek istenen kimliği yeniden kuruyor. Bu yeniden kurma sadece geçmişi onarmıyor, geleceği de şekillendiriyor. Her anlatı, her video, her ağıt, her öykü bir inşa çalışması. Yıkılmış olanı yeniden kurmanın; yas tutarken yaşamanın ve yaşarken direnişi sürdürmenin dili. Ve bu dil, artık susturulamaz.
/Yêkitîya Jînan/











