Kamiran Ali Bedirhan, Herbert Oertel ile birlikte kaleme aldıkları Kürdistan Kartalı Yado adlı kitabın önsözünde, Kürt kadınlarını şu sözlerle tarif ediyor: “Kendinden emin, yüz hatları keskin, asil Kürt kadınları ise başlarını örtmeden köy sokaklarında özgürce dolaşırlar.”
Bu sözler hiçbirimiz için yabancı değildir. Çoğumuz, dizinin dibinde büyüdüğümüz nenelerimizin, annelerimizin ya da komşu kadınların bu tanıma birebir uyduğunu rahatlıkla hatırlarız.
Bu anımsama, Kürt kadınları ile toplum arasındaki kültürel devamlılığın bir nişanesi olduğu gibi, başını örtmenin Kürtler içindeki yeri konusunda da ipuçları taşıyor. Bu ipuçlarını hem tarihsel figür hâline gelen hem de sıradan yaşamını sürdüren kadınlarda da görüyoruz.
1979 İran İslam Devrimi ve Türkiye’deki 1980 askeri darbesinin ardından, Kürdistan sokaklarındaki örtünme biçimleri de değişmeye, değiştirilmeye zorlandı.
Askerî cuntanın “Yeşil Kuşak Projesi”ni Kürt toplumuna taşıması; camilerden okullara, dükkanlardan evlere kadar uzanırken, aynı zamanda Kürtlüğü simgeleyen beyaz başörtüsünü değiştirme girişimleri de diyanet, cemaatler ve dinî propaganda ile hedef alındı.
Moda, modernizm, kentleşme ve eğitim şartları bu durumu normalleştirse de bunun yerine sıkmabaş ve türban gibi köktenci tercihlere prim verilmesi, olayın yalnızca bir saç örtme meselesi olmadığını; aksine örtülü bir asimilasyon niyeti taşıdığını kanıtlıyor.
Bugün bir avuç kalan Barış Anneleri’nin beyaz örtülerle politik tutum sergilemesi bu kültürel aidiyetin dışında değerlendirilemez.
Ankara’da hal böyleyken, Tahran’daki molla muadilleri işi daha da ileri götürerek, gerici rejimlerini kadın haklarını tümden yasaklamak üzerine kurdular. Bunu yaparken, Ankara’daki cuntacı kardeşleri gibi bir “Kürt fobisi” yaratmayı da ihmal etmediler.
Tüm ülkeye yasak bahanesi olan şeyler, Kürtler için on bahaneye dönüştürüldü.
16 Eylül 2022’de Jina Emini’nin başına getirilenler yalnızca bunlardan biriydi. Jina, saçları açık olduğu iddiasıyla İran devlet güçlerince işkenceyle öldürüldü.
Bu ölüm anı, dünya medyasının gözleri önünde yaşandı. Herkes, Jina’nın nasıl acı çektiğini ve yaşam savaşı verdiğini an be an izledi.
Kuşkusuz, Jina Emini’den önce de pek çok kadın bu baskılara maruz kaldı; sorgusuz sualsiz hapishanelere atıldı, yargısız infazlarla ve sözde mahkeme kararlarıyla idam edildi.
Ancak Jina’nın ölümünden sonra İran devleti de bir daha kendine gelemedi.
Dünya ayağa kalktı. Jina için yürüyüşler yapıldı, adına heykeller dikildi. Kılamlar bestelendi, ödüller alınıp verildi.
Herkes Jina’nın ölümünü kendine göre yorumladı. Kadın hareketleri, hükümetler, politikacılar ve sanatçılar; Jina’nın başörtüsünün arkasına sığınarak tepkilerini dile getirdi.

Evet, kuşkusuz Jina resmî olarak başörtüsü kaydığı için kolayca hedef alınmıştı. Ama herkes Jina’nın kendi inançlarına göre yaşadığı için öldürüldüğünü de biliyordu.
Birkaç ay sonra Jina’nın üçüncü ölüm yıldönümü. Ancak ondan önce, Jina’yı katledenler, salavat getirecek vakit bile bulmadan, birer birer uykuda ölüme yakalanıyorlar.
İşkencelerini gizlemek için kurdukları askerî tesisler, nükleer santraller, yolsuzluklarını besleyen petrol yatakları ve zulümlerine bekçilik yapan muhafız alayları küçücük dronlarla yok oluyor.
İnsanları asarak dünyaya meydan okuyanlar; Jina ve onun gibi nice gencin katilleri, şimdi, tünellere saklanıp, ailelerini ve servetlerini kaçırmak için ecel terleri döküyorlar.
Azrail yerine İsrail istihbaratından korkuyorlar.
Ortadoğu’ya barış ve özgürlüğü sen getireceksin, Jina.
Mina Qazî’nin saçlarından ayırt edilemeyen beyaz başörtüsüne sakladığı mirasla beraber.
Sen ve nice kardeşin, o mirasa göre yaşamayı hayal ettiniz.
Bize de düşen o hayallerinizi hatırlamak ve hatırlatmaktır.
Az kaldı, jîna .
Az kaldı…











