Haskar Kırmızıgül: Tarihin akışını değiştiren o birkaç dakika

Yoğun, hızlı ve bir o kadar ağır. Zamanı yoğunluğuna ve derinliğine hissediyoruz. Bir asıra denk gelen gelişmeler birkaç aya sığabiliyormuş meğer. Zamanın göreceli olduğu böylesine keskin bir biçimde kavranabiliyormuş.

İlla ki değişmek zorunda olduğunu hissetmek 

Anlamak ve bilmek arasındaki fark giderek belirginleşiyor. Hepimizin gayesi bildiğimizi anlamak. Kelimelerimiz kafi gelmiyor olan biteni anlatmaya. Herkes kendine çizdiği sınırları aşmak, beynini ve yüreğini sağlam tutmak, uçurumlarda kanatlanmak yani illa ki değişmek zorunda olduğunu hissediyor. Alışkanlıklar, rutinler, öğrenilmiş ve öğretilmiş sözler, basma kalıp tavır ve tutumlar, kolay savunular, yorgun ve bıkkın halimizin sirayet ettiği cümleler, ezberlediğimiz kavramların yetmediğini hissediyoruz. Demem o ki zamanın yoğunluğu ve derinliğinde böyle bir eşiğe vardık. Peki aşabilecek miyiz bu eşiği? Uzun tarihimiz içinde dün, bugün ve geleceğin kesiştiği şu kısacık zaman diliminde bu soru mutlaka cevaplanmayı bekliyor. Mutlaka ama hemen değil. Anlamak, sorgulamak, yüzleşmek, hatırlamak, unutmak, yüzleşmek, öğrenmek ve değişmek gibi bir sürü fiilin toplamından oluşacak bir sabırlı ve sağlam bir cevap arıyoruz. Ve zamanın göreceli olduğunu unutmadan herkesin cevabını aynı anda veremeyeceğinin farkındayız.

Tarihin akışını değiştiren o birkaç dakika

Bunca lafı niye ettim. Herkesin üzerine çokça yazdığı 11 Temmuz’daki silahların yakılma törenine dair birkaç kelam etmek için. Tarihin akışını değiştiren o birkaç dakikanın nasıl büyük bir dönüşüme yol açacağını hissediyoruz elbette. Akışın nereye doğru olacağına dair net cevaplar vermek zor. Güncelliğini koruyan bu anın, tarihimiz ve toplumsal hafızamızın hangi dönemecine denk geleceğini söylemek de kolaycılık olur. Bu sorular halen cevabını bekliyor.  Birlikte ve birey olarak cevap verirsek tarihin sayfalarında bu ana yaraşır bir yer açılır. Kürde hak ettiği onurlu yaşamın kapısını aralayan bir an mı yoksa aksi mi bunu bizler-en çok da kadınlar- belirleyebiliriz.

Özne olma iddiasıyla var olan kadınlar

Mücadelenin başından beri özne olma iddiasıyla var olan, bunu başaran Kürt kadınlarının birinci seçeneğe daha yakın olduğunu peşinen söylemeliyim. Umut çok daha baskın. Bugüne kadar yürüdüğümüz yol boyunca elde edilen düşünsel birikim ve kollektif emek, yaşam iddiası, Kürt toplumunu dönüşüme uğratan radikal meydan okumalar ve pratikler, kavgalar ve direnişler ‘demokratik modernite çözümüne daha yakın’ olduğumuzu gösterdi. Ancak yeterince radikal olmamak, stratejik düşünmemek, tarihi anların gelecekle bağlantısını kuramamak gibi handikaplarımız da var. Sınırsız bir emek ve fedakarlığın sonucu ortaya çıkan imkanları özgürlük lehine kalıcı bir kazanıma dönüştürmede sorgulamamız gereken yanlar da var. Zira hakikate varan yol her zaman güllerle döşeli, amber kokulu ve ışıklı değil. Yılanlar ve çıyanlara rast gelme ‘beşeri zaafların ayartıcı gücüne’ kapılma ve esas rotamızı yitirme olasılığımız da var.

Rêber Apo, devlete karşı komün, ulus devlete karşı demokratik ulus, erkek egemenliğine karşı kadın özgürlüğü seçeneğini koyduğu gelecek inşasında kadınlara ‘kurucu özne’ rolünü verdiğine göre her iki olasılığı da gerçekçi, bilimsel olduğu kadar duygu ve düşüncenin süzgecinden geçirebilmeliyiz. Toz pembe bir tablo çizerek de olmaz. Aşırı karamsar ve inkarcı yaklaşarak da olmaz. Kırk yılı aşan tarihimizde hangi değerleri bir öz olarak geleceğe taşıracağımızı ve nelerin aşılması gerektiğinin ayrımına varabilmeliyiz. İyimserlik ve kötümserliğin bizi esir almasına izin vermeden cesaretle kendi gerçeğimizle ve pratiğimizle yüzleşirsek bu eşiği geçebiliriz.

Kendimizi tarihin yapıcısı kıldığımız her anda ve mekanda 

İyisi mi ben ortaya hepimizin toplamı olan ve cevabı da hepimizin toplamda vereceği birkaç soru bırakayım.
Özgün örgütlülük için ödediğimiz paha biçilmez bedeller ve kazanımlara karşılık, özgün olmanın şimdiki zamana denk pratiği nasıl olmalı? Rêber Apo’nun demokratik modernite çözümüne daha yakın olduğunu söylediği mücadelemiz toplumsal dönüşümü ne kadar sağladı? Topluma özgürlük iddiamızı taşırken yeterince sorumlu, kapsayıcı ve sağaltıcı olabildik mi? Kazanımlarımızı korumak isterken statükolar oluşturduk mu? Mevcudu sürdürmenin yol açtığı güvenli alanlara mı sığındık? Riskleri göze alabildik mi. Değişim ve dönüşüm irademiz, pratiğin ve gerçeğin zorunluluklarında eridi mi? Konuşurken, eylerken, paylaşırken ‘kadın olmak’ kelimesini iliklerimize kadar hissedebildik mi? Acılarımıza, öfkemize ve kinimize rağmen neşemizi, rengimizi, aidiyetimizi ve estetiğimizi koruyabildik mi? Birbirimizi incitmemek adına liberalize mi ettik yahut eleştirmek adına tarumar mı ettik? En önemlisi de bu soruları birileri bize sormadan biz kendimize yöneltebildik mi? Bu soruları sormanın zamanı gelmedi mi?
Bu sorular gibi cevapları da hepimize ait. Cevapları hemen değil ama mutlaka; sabırla, sağduyu ile, inançla, umutla, kuşkuyla, inatla ve sürekli arayarak bulmamız gerekir. Bir tarih aralığına sıkıştırılamayan kendimizi tarihin yapıcısı kıldığımız her anda ve mekanda öncelikli görevimizdir bu.

11 Temmuz herkes için bir eşikti

11 Temmuz herkes için bir eşikti. Kollektif ve bireysel olarak sonuçlar çıkardığımız; dipten gelen dalgayı duyduğumuz bir andı. O kısacık ve bir aşıra bedel birkaç dakikayı ‘yaratılış anı’na dönüştürmek hepimize bağlı. Soruların cevaplarını bir kerede değil geleceğe yürürken, inşa ederken, düzeltirken, sağaltırken, büyütürken vereceğiz. Elimizde sihirli değnek olmadığına göre sabırlı olmakla aciliyet, gönüllük ve zorunluluk, yüzleşmek ve ertelemek, sevinç ve keder, kin gütmek ve affetmek ikilemlerine düşmeden yürümeye devam.
Ve artık ertelemeyeceğiz. Acılarımızla yüzleşmeyi, güzel şeyler düşlemeyi, ağız dolusu gülmeyi, içimizde birikenleri anlatmayı, işe koyulmayı asla ertelemeyeceğiz. Beklediğimiz geleceği kimse bize altın tepside sunmayacak. Bu yüzden en  kapsamlısından en küçüğüne kadar yaptığımız işleri ‘ibadet edercesine’ seveceğiz. Geleceğe dair kaygı ve beklentilerin şimdinin gerekliliklerini ötelemesine izin vermeden düşüneceğiz.
Ve kutsallarımızı en dokunulmaz yere taşıyacağız toplumun hafızasında. Dökülen her damla terin, gözyaşının, çekilen katmerli acıların, yitirilen canların, kaybedilen her uzvun, sınırsız ve sonsuz emeğin değerinin ve karşılığı olduğunu bileceğiz.  ‘Evrende harcanan hiçbir emek heba olmaz’ diyen Ş. Nagehan Akarsel gibi bıkmadan usanmadan emek vereceğiz.

/Kaynak: newayajin.net/ 

Öne Çıkanlar