Roni Riha: Dewrêş’in izinde bir Egîd

Kürt halkı, bin yıllardır, değerini yitirdiğinde göğe bakar. Göğsünü döver, toprağa kapanır, ardından haykırır. Bu haykırış, yalnızca gözyaşı değildir: bu bir yemin, bir hatırlayıştır. 

Yaşandıkça ritüelleşen, kök salan bir direniştir.

Ağıtlar yakılır.

Karalar bağlanır.
Mor örgüler kesilir.
Kesilen örgüler, ocağın orta direğine asılır.

Acı küllenmez; zamana savrulur.
Nenelerin örgülerine torunların örgüleri eklenir.
Böylece bir hafıza örülür 

Asırlar önce dökülen kan ve gözyaşı, bir dağ yamacında taptaze durur.
İyi ki de böyle olmuştur… Yoksa o kahramanların yüzünü, sesini, yüreğini nereden bilecektik?

En çok da bir isim tekrarlanır ağıtların içinden:
Büyük ulusal Kürt kahramanı Dewrêşê Evdî.

O, sadece Edûl’un değil, bir ulusun yüreğine, diline emanet edilmiş bir delaldır.

Üç yüz yıl önceydi…
Yeni bir ferman, yeni bir işgal kapıdaydı.
Çöl, dağı yutmak istiyordu.
Kılıcını kınından çekecek gerçek bir şövalye aranıyordu.
Kuşkusuz o, Hedban binicisi Dewrêş’ten başkası olmayacaktı.

Milhim’dan beri yazgısı böyle yazılmıştı.

Bir akşam üzeriydi. Zaman, vedalaşma vaktiydi.
Edşan höyüğünün üzerinde, dağ gibi duran iki yürek vardı…
Sadece Dewrêş değil, Hedban da büyük bir cenge hazırlanmıştı.
Karanlık Mezopotamya ovasına çökene dek Edşan Tepesi, toz ve dumanla sarılmıştı.
Hedban’ın kuyruğundan fırtına, yelesinden kasırga, kirpiklerinden alev kopuyordu.
Binicisinin kılıcıysa ateş saçıyordu.

Viranşehir Ovası’nda, tarihe kazınacak bir cenk yaşanıyordu.
Bir Kürt şövalyesi, bin yedi yüz işgalciye karşı ölümüne savaşıyordu…

Sonrası mı?
Sonrası, üç asırdır tükenmeyen bir yas, tükenmeyen bir ağıttır.
Edûl’un yangın yerine dönmüş yüreğini dillere nakşeden dengbêjler, ellerini kulaklarına götürüp sesi göklere saldı:
“Hey Lo Delal…”

Her haykırışta yalnızca aşkı değil, yiğitliği anlattılar.
Toprağa bağlılığı, halkı uğruna ölümü göze alan mertliği anlattılar.
O yüzden bu ağıtın geçtiği her köyde, her evde yeni doğan oğullara Dewrêş adı verildi.
Halk bu adı koyarak bir umudu diri tuttu:
Fermanların eksilmediği tufanlar diyarında Dewrêşler eksilmesin!

Fermanlar geldi, ateş indi, dağlar yas tuttu.
Ama her defasında, ilk Dewrêş’in izinden yürüyen yeni Dewrêşler büyüdü.
Acıyla direniş, omuz omuza yürüdü.

Yazılı tarih çoğu zaman yoktu.
Ama söz vardı.
Ağıt vardı.
Dengbêj vardı.

Ölüm, yalnızca nefesin tükenmesidir.
Bir insan başkasının hafızasında yaşamaya devam ediyorsa, ölümün panzehri bulunmuş demektir.

Üç asır önceye gitmemin sebebi, kuşkusuz büyük Dewrêş’in izinde yürüyen, Şengal halkının “O bizim Dewrêş’imizdir” dediği Egîd Civyan’dır.

Onun şehadet haberini aldığım günden beri, “Hey Lo Delal” ağıtlarını her dinlediğimde, kafesimde iki atlı şahlanır.

Şengal’de ona misafir olduğumda bana fermanın ilk anlarını anlattı.
Kısa cümlelerle, uzun uzun anlattı.
Hangi duygularla geldiğini, nelerle karşılaştığını…
O yalnızca tanık değildi; yangının ortasında, ateşin önünde bir ateşti.

Gözlerinde yetmiş üç fermanın karanlığı, yüreğinde bin yılın öfkesi ve ağıdı vardı.
Anlatırken bakışlarında devranların hüznü kanatlanıyordu.
Karşımda, halkının değerlerini korumuş, Şengal’i özgürleştirmiş bir komutan duruyordu.
Ama aynı zamanda, halkının acılarını yüreğinde taşıyan bir çocuktu.
Hüzünleniyordu. O günleri tekrar tekrar yaşıyordu.

Egîd’in hüznüne ve heybetine tanıklık etmiş, yetmiş üçüncü fermandan sağ çıkmış yaşlı bir Êzidî dedenin evine misafir oldum. Sırtını duvara yaslamış, tütününden bir sigara sarıyordu. Ona Egîd’i sorduğumda, sigarasını yakmadan önce yalnızca şunu dedi:
“Ew Dewrêş’ê me ye.” 

Başka söz söylemedi.
Zaten o söz, bütün ağıtların özüydü.
İkimiz de sessizliğe sığındık. Bu sözün üzerine söz söylenmezdi.

Bir harman kırışıklığına dönmüş yüzüne, bir de duvara astığı mavzerine baktım.
Her kırışıklık, bir fermanın iziydi.
Yüzü, antik bir tiyatronun taş sahnesi gibiydi; her çizgisinde ölüm, direniş ve sessizlik oynuyordu.
Tufanlar diyarında yaşanan bütün fermanlar, yüz hatlarında saklıydı.

Egîd Civyan’ın şehadetinden beri o söz kulaklarımda çınlıyor:
“Ew Dewrêş’ê me ye…”

Bu sözü her hatırladığımda…
Yaşlı dedeyi ve Dewrêş’lerinin şehadetini duyduğu o anı gözlerimin önünde görürüm.
Görürüm ki o an, dünya bir çınar gibi kökünden sarsılmıştır.

Yorgun bedeniyle, beli bükülmüş, omuzları dağ yüklü; ama yüreği hâlâ mert…
Güneşin ilk ışıklarıyla evinden çıkar.
O sabah yüzünü güneşe dönmez.
O sabah dua etmez.
O sabah ne yetmiş iki millet ne kendi kavmi için göğe yalvarır.
Çünkü küsmüştür semaya…

Yetmiş üçüncü fermandan kaçarken, kavmiyle birlikte Serdeşt dedikleri dağın bağrına sığınmıştı.
O vakit kuzey dağlarından bir Egîd gelmişti…
Çığlıklarına koşmuştu, dağ yürekli bir Egîd…

Bugün aynı Egîd, kendi dağında, kendi çeperinde, başka bir fermanın kılıcıyla yüz yüze kalmıştı.

Dede, yüzünü Şengal’in zirvesine çevirir.
Sanki bir yardım çığlığına koşar gibi tırmanır.
Adım adım…
Her adımda gözlerinden toprağa bir damla yaş düşer.
Her damla, toprağa bir halkın bin yıllık acısını eker.

Güneş batmadan zirveye varır.
Yüzünü kuzeye döner, ellerini kanat gibi gözlerine götürür.
Van’a bağlı Masiro’yu görmek ister gibi bakar.
Ne gitmeye gücü vardır ne kalmaya sabrı.
Yüreği Van Denizi olmuş; dalga dalga, derinliklerinde boğulmaktadır.

Karanlık iner.
Sırtında mavzeri.
Başında beyaz puşisi.
Ellerini göğsünde yumruk yapar.
Ve mırıldanır:
De dêr e… Lo Dewrêşo de dêr e… Lo Egîdo de dêr e…

Tekrarlar…
Tekrarlar…
Tekrarlar…

Laleş duyar bu ağıdı.
Çel Mêra duyar.
Dağ, taş, toprak duyar.
Koca evren duyar.

O gece yas tutan yalnız o değildir.
Kırklar Meclisi (Çel Mêra), kırk kör bıçakla, kırk mor örgüsünü kesmiş…
Her biri kara giysiler içinde…
Her biri dağın Dewrêş’i için yas içinde…

De dêr e, lo Egîdo de dêr e. 

De dêr e, lo xweş mêro de dêr e.

Vê êvarê wezê bi dîharê Şêngala wêran ketim

Lo tev bi kaş û tev bi gêr e

Ji ronîkên min hêsir diherikin

Dilê min pepûkê bûye tenûra êr e

Xeberek hatiye ji hêla bahra wanê, nizanim xêr e

Dibêjin ev sê roj û sê şev e Dewrêşê me di cengek giranda ye

Vî xweş mêrî xwe tevjidandîye

Lo reben ez im, girêdana wî girêdana şêr e

meydanê dixwaz e

Halana di xwe hildide

Qepeqepa wî ye, sewta wî sewta kewê nêr e…

Öne Çıkanlar