Perşeng Azizi: Çöl, çöl, çöl…

Pexşan, sen burada ne yapıyorsun? Biz neden bu çölün ortasındayız? Niye konuşmuyorsun? Söyle bana, hangi yöne gitmeliyiz..? Pexşan yanımdan ayrılma, yanımda kalmalısın, yoksa bu çölde kaybolursun.

Nefes alamıyorum. Kalbim göğsümü parçalayacak. Neredesin Pexşan? Şimdi burada olmalısın ve bana “Ağla” demelisin, “Ağla, dök içini, bağır, bağır…” demelisin. Ben de kaynar su gibi taşmalı ve öyle bir çığlık atmalıydım ki sağır gökler duymalı…

Boğazım yırtılana kadar bağırdım. Sesim kısıldı, günlerce konuşamaz oldum…

Perşeng Azizi, İran’da idam cezasına çarptırılan kızkardeşi Pexşan Azizi için bir mektup kaleme aldı…

13 Ağustos 2025 tarihli mektup şöyle:  

“Çöl, çöl, çöl… Nereye baksan sadece boşluk: ne bir kıpırtı, ne bir ağaç, ne bir ot…

— Alo Hüseyin… Aradın mı? Bay Mezin’e mesaj attın mı?

— Evet, birkaç kez ama cevap vermediler. Az önce tekrar aradım.

— Peki avukatı; Bay Reisi’yi? Onu da aradın mı? Ben ne kadar arasam da Bay Tatai açmıyor.

Pexşan, sen burada ne yapıyorsun? Biz neden bu çölün ortasındayız? Niye konuşmuyorsun? Söyle bana, hangi yöne gitmeliyiz..?

 İçim sıkılıyor Hüseyin, çok kaygılıyım…

— Üzülme, kendileri arayacaklar. Şimdi dört saattir mahkemede, karar için gittiler, şimdiye kadar bitmiş olması gerekirdi.

Pexşan yanımdan ayrılma, yanımda kalmalısın, yoksa bu çölde kaybolursun. Burada kal Pexşan, bekle, nereye gidiyorsun? Dur, sana yetişeyim…

Yoksa yine rüyam gerçek mi olacak Hüseyin? Niçin bu lanet kâbuslar hayatımın ortasına düşüyor? Niçin bu felaket göğsüme kara bir ağırlık gibi çöküyor? Niçin Pexşan benden uzaklaşıyor ve ben ne kadar koşsam da ona yetişemiyorum? Masum gözleriyle sadece bana bakıyordu. Hüseyin, şaşkın gözlerle bana bakıyor…

 Çığlıklarla uykudan sıçramıştım. Hüseyin kâbusumu baştan sona dinledi. “Endişelenme, iyi haber alacağız” dedi. Onu uyumaya gönderdim ama ben yatak odası ile salonda boşuna volta atıyordum. Dakikalar neden donmuştu? Niye geri dönmüyorlardı ki bu kara saatler hiç gelmesin? Niye hızlıca geçmiyorlardı da bitsin? Volta atıyorum, atıyorum, ta sabahın seherine kadar, ta mahkemenin başlayacağı saate kadar… 

 Ama neden karar bu kadar uzadı? Sanki yıllardır bu odaların arasında sıkışıp kalmışım.

— Hüseyin, sence beş yıl hapis mi verirler? Ona uyumasını istemiştim ama sorularımla uykusunu kaçırmıştım. “Hafızanı zorla Perşeng, avukatların ne dedi? En kötü ihtimalle on yıl hapis. O da ilk kararda. Yargıtay’da kesinlikle bozulur, çok daha az olur.”

Dakikalar kafamda çekiç gibi inip kalkıyordu. Sorularımı defalarca, tekrar tekrar Hüseyin’e sordum, ta evden çıkana kadar. Saat 11:45 oldu. Telefon çaldı:

— Perşeng, Gian, Tatai ile konuştun mu? Ne oldu? Pexşan’dı…Demek ki o da bütün gece kâbus görmüş, uyumamıştı..

— Perşeng, iyi misin? Sesin niye kısık?

 -Bak ben artık sizden daha çok sizi düşünüyorum, kararı değil. Ne olur üzülmeyin. Ben ne yaptım ki? Dolandırıcılık mı yaptım, birinin parasını mı yedim, ihanet mi ettim? Ben kim olduğumu, ne yaptığımı biliyorum Gian kardeşim. Siz sakın üzülmeyin.

Pexşan’ın sesi kulaklarımda değil, içimde yankılanıyordu…

Bir saat sonra yine aradı. Haber yoktu. Tatai’nin numarasını ekleyip birlikte aradık. Bu kez açtı. Pexşan hal hatır sordu. Tatai hemen telefonu avukat Reisi’ye verdi… 

— Merhaba Bayan Azizi, karar yarın resmî olarak tebliğ edilecek. Eğer izin verirlerse cumartesi görüşte sizi göreceğiz. Bir şey varsa söyleyin lütfen. — Yok, izin verin kararı resmen alalım, biz kararı bizzat müvekkile bildirmeyi tercih ederiz…

Ben hiçbir şey söylemedim, nefesimi bile tuttum, ama kalp atışlarımın karşıya duyulmasından korktum. Yüzüm ateş gibi yanıyordu, ama ellerim, ayaklarım buz kesmişti. Sanki ev buz kesti. Reisi kapatınca aramızda sessizlik çöktü. İnsan o anlarda neredeyse ölür, yıkılır, saniyelerin işkencesine katlanır ki sevdiği kişi sarsılmasın, pes etmesin.

— Bir şey söyle, kızım. Bu sessizliğe dayanamıyorum.

— Karar verilmiş Perşeng, belli ama söylemiyorlar. Önemi yok, belki tahmin ettiklerinden biraz fazla hapis verdiler. Yargıtay’da mutlaka bozulur. Bu ülkede hâlâ az da olsa adalet var. Birileri dosyamı okur ve görür ki hiçbir şey yok. 

Gian, şerefli bir yaşamın bedeli hiçbir yerde idam olmadı, olmayacak.

Ben sustum. Söz yoktu. İçimdeki acı iliklerimi yakıyordu. Pexşan konuştu, ben dinledim. O kapatınca hemen Tatai’yi aradım:

— Ses tonunuzu bir yıldır iyi tanıyorum. Lütfen bana “yarına kadar bekleyin” demeyin.

 Ne? Yarın resmî olarak açıklanacak? Lütfen… Karar… idam… Ne?

 Ne dediniz? Etrafıma bakıyorum, Pexşan yok. Ne sağda, ne solda, ne önümde, ne arkamda. Sonsuz çölün hiçbir yerinde değil.

— Pexşan! Pexşan, neredesin? Yüzüm yeniden alev alev oldu…

Nefes alamıyorum. Kalbim göğsümü parçalayacak. Neredesin Pexşan? Şimdi burada olmalısın ve bana “Ağla” demelisin, “Ağla, dök içini, bağır, bağır…” demelisin. Ben de kaynar su gibi taşmalı ve öyle bir çığlık atmalıydım ki sağır gökler duymalı…

Boğazım yırtılana kadar bağırdım. Sesim kısıldı, günlerce konuşamaz oldum. Telefon susmuyordu. Ardı ardına çalıyordu. Azad, Avat, Ako… annem… herkes tek tek arıyordu. Cevap verecek hâlim yoktu. Ne diyecektim? “Kız kardeşiniz ne suçtan bu kararı aldı?” mı? “Anne, kızın ne günahın cezasını çekiyor?” mu? … 

O gün bizim de kararımız çıktı. Ben, Hüseyin ve babam. Her birimize birer yıl hapis. “Suçluyu kaçırmaya yardım” gerekçesiyle. Oysa biz sadece kız kardeşimizi, kızımızı görmüştük, dokuz yıl sonra. Bu mu suç? Babam en çok yıkılandı. “En kötü ihtimalle bir iki yıl hapis olur” diyordu. Şimdi kızının adının karşısında “idam” yazıyordu. “Eğer o gün yanımızda olmasaydı, daha mı kötü olurdu?” diye soruyordu. Daha kötü ne olabilirdi baba? …

Pexşan’ın kendisi: “Ben bir sosyal hizmet uzmanıyım. Şerefle yaşadım. Yaptığım işlerin bedeli asla idam olamaz. Eğer bu böyleyse, o zaman bütün sosyal hizmet uzmanları, bütün yardımseverler yarınlarından korkmalı.” dedi.

 Rojava’daki kamplardan bahsetti.

Rojava’da sadece insan vardı ve bir de yaraları. Biz annelerin, çocukların, tecavüzden kurtulan kadınların başlarını yasladıkları bir omuzduk. Onlara tek gereken sabırlı ve merhametli bir omuzdu. Görevimiz insanlığı savunmaktır, dünya karşımızda olsa bile…

Aile bireyleri anılarını paylaştılar:  “Pexşan çocukları çok severdi, gülüşleriyle gözleri ışıldardı.”

— “Kampta çocuklara çamurdan heykeller + yapardı, geceleri gizlice çalışıp ertesi gün mahcup olmamaya çalışırdı.”

 — “IŞİD saldırılarında kendilerini savunmak zorunda kalırlardı, tıpkı bizim halkımızın geçmişte işgalcilere karşı yaptığı gibi.” — “O her yerde bir yardımseverdi, içeride bile.”

Babam: “Dünya Pexşan gibilerle eksiksiz olur. Onun sevgisi hudutsuz, hesapsızdır.” dedi…

 Annemin ellerini tuttum, buruşmuş elleri yaşam kokuyordu. Gözleri yaşla doluydu.

 “Bak” dedi, “saksıdaki çiçekler tomurcuk açıyor. Umut var…”

Ben annemin ellerini öptüm. O ellerin kokusu bana hep yaşamı hatırlattı…

*

Pexşan Azizi

 

1984 yılında Mahabad’da doğan Pexşan Azizi, Tebriz ve Tahran üniversitelerinde sosyal yardım alanında eğitim aldı.

4 Ağustos 2023’te Tahran’da ailesiyle birlikte bulunduğu sırada İran güvenlik güçleri tarafından gözaltına alındı.

11 Aralık 2023’te tutuklanan Ezizi, Evin Hapishanesi’ne nakledildi.

Hapishaneden yazdığı mektuplarda gözaltı sürecinde ağır işkenceye maruz kaldığını anlatan Ezizi’nin “hukuki temsiliyet”, “adil yargılanma hakkı” gibi temel haklarından mahrum bırakıldığını söyledi.

Pexşan Azizi, IŞİD’in saldırılarının ardından Rojava’ya gitmiş, orada kadın ve çocuklara yardım eden bir inisiyatifte uzman olarak kadın ve çocukların yaralarını sarmaya çalışmıştı…

 

                                                                                                                                                               /Kaynak: Engelap Rojava- Tekin Ağacık/

Öne Çıkanlar