Hüseyin Salih Durmuş: Ankara Tuzluçayır’dan Kürdistan’ın Pantheon’una…

Rıza Altun’un hikâyesi, bir bireyin hikayesi olmanın ötesinde, fedakar bir kuşağın ve bir halkın dönüşümünün hikayesidir. Tuzluçayır’ın en fakir Kürt çocuklarından biri olarak katıldığı yürüyüşünü, halkının entelektüellerinden biri olarak tamamladı.

Jean-Paul Sartre, insanın ölümsüzlüğünü belleğe bağlarken şöyle demişti: “Bir insan, onu tanıyan son kişi öldüğünde ölür”.

Bu söz, Rıza Altun’un yaşamı için neredeyse birebir söylenmiş gibidir. Çünkü onun hatırası yalnızca ailesinde ya da yakın çevresinde değil, bütün bir kuşağın belleğinde canlıdır. Onu tanıyanların anlattıkları sürdükçe, Rıza Altun’un ışığı da sönmeyecektir.

1970’lerin sonlarında, Ankara’nın Tuzluçayır semtinde, en yoksul Kızılbaş Kürt çocuklarından bir grup bir araya geldi. Onların ellerinde ne birikmiş servet vardı ne de yüksek okulların diplomaları. Tek sermayeleri, halklarının acısı, onurlarının kırılmışlığı ve geleceklerine dair büyük bir öfkeydi.

İşte o çocuklardan biri Rıza Altun’du. PKK’nin kuruluş sürecinde bu kuşağın katılımı, tarihin en beklenmedik dönüşümlerinden birini yarattı. Yoksulluğun ve yoksunluğun içinden gelenler, bu hareketin en derin entelektüellerine dönüştüler.

Bu grubun tüm üyeleri sadece kendilerini değil, tüm ailelerini Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’ne birer aktör olarak kattılar. Bu vesileyle, Rıza Altun’un annesi Hatice Ana özelinde, her birini büyük bir minnet ve şükran duygusuyla anıyorum.

Rıza Altun, silahıyla PKK’ye katılan tek devrimci olarak bilinip bu dönüşümün en belirgin sembollerinden oldu. Cezaevinde, dağda, sürgünde, diplomasi masalarında ve halk toplantılarında… Nerede bulunursa bulunsun, kitaplarını yanından ayırmadı. Yoldaşlarının deyimiyle “bir okul” gibiydi.

Onunla aynı çadırda kalanlar, aynı masada tartışanlar, kısa süreli sohbet edenler bile bu derinlikten payını aldı. Herkesi okumaya, araştırmaya, öğrenmeye teşvik ederdi. Çoğu zaman bunu mizahın inceliğiyle yapar, esprinin ışığını düşüncenin ciddiyetiyle buluştururdu.

Cezaevi ile olan ilişkilerimiz ve kulaktan kulağa anlatılan, efsaneleşen hikâyelerle onları tanımıştık. Diyarbakır zindanının karanlık ve korkunç dehlizlerinde sınanan o genç kuşak, yalnızca bedenleriyle değil, düşünceleriyle de direndi.

Rıza Altun’un adı; Mazlum’un ateşi, Ferhat’ın kararlılığı, Hayri’nin bilgeliği, kendini en çok yakın hissettiği Kemal’in baş döndüren heyecanı ve cesaretiyle birlikte anıldı. İşte o yüzden adı, daha hayattayken bile belleğin en derin yerine kazındı.

2000’ler sonrası Avrupa’da, genç ve toy olduğumuz çok zorlu süreçlerde tanıma fırsatı bulmuştum. 2004 sonrası PKK’nin derin bir darbelenme ve dağılma tehlikesinin önüne geçişini içerden ve dışarıdan tanıklık etme fırsatı bulmuş ve çok etkilenmiştim. Devrimci karizması, entelektüel yanı ve biraz da kabadayı halleri etkileyiciydi.

2013 Temmuz’unda, en çok da Rıza Altun’u yeniden görebilme arzusu ile Rojhilat’ın hududuna kadar gitmiş, fakat maalesef görmemiştim. Mesai arkadaşları Haydar Varto ve Rauf arkadaşlara derdimizi ve kelamımızı anlatan bir not bırakıp ayrılmıştım.

Yönetim düşüncesinin fikir babalarından Henri Fayol’un şu sözü, Rıza Altun’un kişiliğine dair çok şey anlatır:

“İlkelerin ışığı, tıpkı deniz fenerlerinin ışığı gibi, yalnızca limanın yolunu bilenlere rehberlik eder.”

O da bir deniz feneri gibiydi. Yolun nereye çıkacağını bilenlere yön gösterdi, ama hiçbir zaman kendisini geminin kaptanı ilan etmedi. O’nun rehberliği gösterişsiz ama sarsılmazdı.

PKK’nin 12. Kongresi’nde, Hareketin feshiyle birlikte Ali Haydar Kaytan ile şehadetinin açıklanması, sembolik bir kesişmeydi. Çünkü bu, yalnızca bir devrimcinin kaybı değil; aynı zamanda kurucu kuşağın mirasını geleceğe devretmesiydi. Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla ilan edilen bu kapanış, bir yenilgi değil; yarım asırlık bir yürüyüşün başka biçimlerde sürmesi için verilen stratejik bir karardı.

Ali Haydar Kaytan ve Rıza Altun’un şehadeti, bu kapanışa ağır ama onurlu bir mühür vurdu.

Rıza Altun’un hayatına dair aktarılanlar hep aynı temada birleşiyor: Kararlı ama mütevazı, otoriter ama esprili, güven veren ama asla buyurgan olmayan bir kişilik.

Halk arasında güvenin, örgüt içinde derinliğin, yoldaşları arasında neşenin adıydı. Bütün ailesini bu davaya katacak kadar keskin, güçlü bir ikna ve bağ kurma yeteneği de onu farklılaştıran bir başka yön oldu.

Ve geriye bıraktığı en çarpıcı sözlerden biri, yaşamına dair vasiyet niteliğindeydi: “Şehit düşen kardeşim, yeğenlerim ve ailemin mezarlarını ziyaret edip onlarla sohbet etmek isterdim. Başlangıç benden başladı ve onlar bunu izleyerek şehit düştü. Benim yaşıyor, onların şehit düşmüş olmaları belli bir sorumluluk getiriyor” demiş ve devam etmişti:

“İyi kötü 30-40 yıllık çok acımasız bir devrim süreci yaşadık. Tabii, bu devrim süreci istenen sonucu daha yaratmadığı için insanın kendi geçmişiyle bir muhasebe içerisine girmesi çok yerinde değil. Bu da bana 2–3 ciltlik bir kitap fikri verdi ama tüm bunlar çözüm ile bağlantılı. Çözümün olmadığı bir yerde bunların olması mümkün değil.”

Bu dilek, onun yoldaşlarına, ailesine ve halkına duyduğu borcun ifadesiydi. Belki bu sohbeti kendisi gerçekleştiremedi, ama şimdi her bir mezar taşının başında onun sesi hatırlanıyor. Ve o vasiyet, ardıllarına -bizlere- devredilmiş bir sorumluluk olarak yaşamaya devam ediyor.

Rıza Altun’un hikâyesi, bir bireyin hikâyesi olmanın ötesinde, fedakâr bir kuşağın ve bir halkın dönüşümünün hikâyesidir. Tuzluçayır’ın en fakir Kürt çocuklarından biri olarak katıldığı yürüyüşünü, halkının en derin entelektüellerinden biri olarak tamamladı.

Ve tam da bu yüzden, onun adı yalnızca bir anı değil; bir yol, bir ölçü ve bir onur borcudur.

*Pantheon: Antik Roma’da tüm tanrıların onurlandırıldığı tapınak ve modern çağda Paris’te Fransız halkının ölümsüzleştirdiği büyük isimlerin onurlandırıldığı anıt mezar.

/Kaynak: ANF/

Öne Çıkanlar