Dünyadaki muhalif hareketlerin enternasyonalist eğilimleri son iki senedir arttı ve bu hareketler ulusal sınırları aşacak birliktelikler arayışına girdiler…
Büyük ihtimalle Filistin soykırımı ve soykırıma karşı gelme isteği bu gelişimin dönüm noktası olarak anılacak. Aynı şekilde Trump’ın koyduğu vergiler, göçmenlere Amerika kıtasının diğer ülkelerini de dahil edecek şekilde açtığı savaş, Afrika ve Asya kıtasındaki ülkelerin gittikçe büyüyen dış borçları ve gene aynı ülkelere ABD ve Avrupa’nın yardımlarını büyük ölçüde azaltmaları da birçok bağlamda küresel dinamiklerle sadece ülkesel çaplarda başa çıkılamayacağını gösterdi. Kısacası faşizmin enternasyonel bir biçimde örgütlenmesi, muhalif hareketlerin mücadelelerinin izleğini değiştirdi.
“Kadın hakları insan haklarıdır” sloganı
Aynı çıkarımı kadın hareketleri için yapmak daha zor. Bu yıl kadın hareketlerinin 1995 yılında Beijing’te bir araya gelerek uluslararası örgütleri, özellikle de Birleşmiş Milletleri hareketlendirmeleri ve “kadın hakları insan haklarıdır” sloganı altında kadın mücadelelerini dünyadaki tüm ülkelerin konusu haline getirmelerinin 30. yılıydı. Anmalara ister istemez bir nostalji damgasını vurdu. Kadın kazanımlarına yönelik saldırılar, mücadelelerin parçalılığı ve liberal kurumların ve ajandaların mücadeledeki hegemonyası, küresel çapta ortaya çıkan yeni kadın köleliği biçimleri ve cinsiyet eşitliği konusunun ülkelerin ajandasından birer birer kaybolması, Beijing’teki iyimserliğin yerini kötümserliğe bırakmıştı bile denilebilir. Oysa birkaç sene önce kadın kırımına karşı yeni bir küresel feminizmden bahsediliyor ve alttan gelen bu küreselleşmenin yaratacağı enternasyonalizmin kadın grevlerinde artan bir görünüm kazandığından bahsediliyordu. Ancak COVİD salgını bir yandan, uluslararası faşizmin saldırısına karşı feminizmin Polonya’da, Türkiye’de, ABD’deki hızlı yenilgisi, birazdan sayacağım başka faktörlerle de birleşince sanırım dünya kadın hareketinin sönümlenmesinde önemli bir rol oynadı. O dönemden bize şimdilerde kadınların patriarkaya karşı kullanabildikleri tek araçmış gibi görünen ifşa dışında ortak bir araç ve amaç paketi kalmamış gibi görünüyor.
Kadını savunmak toplumu savunmaktır
Bütün bunlara anlam vermek için sanırım öncelikle yerelde güçlü bir varlık gösteren kadın mücadelelerinin hangi konulara yoğunlaştığına ve kadınları şu anda en çok etkileyen kitlesel ezilme biçimlerine bakmakla işe başlamak gerekiyor. Kanımca bu ezilme biçimleri ve onlara karşı mücadeleler bize en azından bu dönemde, cinsiyet eşitliği ile kapitalizm, sömürgecilik, emperyalizm, milliyetçilik ve dinciliğin yoğun iç içe geçmişliğini gösteriyor. Bu iç içe geçmişlik karşısında “kadın hakları insan haklarıdır” ya da “benim bedenim benim kararım” gibi sloganlar yerine “kadını savunmak toplumu savunmaktır” türü bir bakış açısını gerektiriyor.
“Dönüştürücü adalet” fikri
Şu anda dünyada kadınlara karşı bir savaşın sürdürülüyor ve bu savaş toplumlara karşı sürdürülen savaştan ayrı ele alınamaz. Her yarım saatte bir kadın öldürülüyor. Öte yandan yıllardır bununla mücadele için kullanılan araçlar da hiçbir şekilde başarı getirmiyor. Erkeklerin cezalandırılması üzerine kurulan paradigmanın yavaş yavaş iflas ettiğini bunun yerine mücadele aracı olarak toplumsal ilişkileri güçlendiremeye ve toplumsal dönüşüme yönelen “dönüştürücü adalet” fikrinin yaygınlaşmaya başladığını görüyoruz. Bu fikir kadınlara karşı sürdürülen savaşı, toplum kırımın bir parçası olarak görüyor ve erkeklerle kadınlar arasındaki çatışmayı ait olduğu yere yani topluma geri döndürerek, bunun toplumsal ve kalıcı bir ahlaki dönüşümün zemini olmasını sağlamaya çalışıyor. Ezilen toplulukların, özelde de siyah toplumların içinden çıkan bu mücadele biçimi kadın kırımını bir başka adli mesele haline getirmeye çalışan liberal söyleme de, devleti ve kurumları işe çağırarak güvenlikçi bir yaklaşımı benimseyen feminizme de bir alternatif oluşturuyor.
Savaş ve cinsel saldırı
Bir ikinci mesele savaş ve cinsel saldırı meselesi. Sudan’daki iç savaşla ve Haiti’deki yönetilemez çete savaşları ile birlikte korkunç boyutlara ulaşan savaşta cinsel şiddet konusu aslında 1990’lardan beri kadınların gündeminde. Nitekim Tigray’dan Nepal’e, Sri Lanka’dan Şengal’e kadar her çatışmanın ortaya çıkardığı cinsel şiddet belki de boyutları ve sonuçları en büyük olan toplum kırım metotlarından biri. Açık bir biçimde cinsel şiddete karşı mücadele ile barış mücadelesi iç içe ve şiddetin engellenmesi de kurbanların güçlendirilmesi de barışın nasıl tesis edileceği ile ilgili.
Yoksulluğun kadınlaşması ve çocuklaşması
Üçüncü ve hem buna bağlı olarak hem de bağımsız olarak gelişen ve yüzyıla damga vuran başka bir kadın sorunu yoksulluğun kadınlaşması ve çocuklaşması. Ölen, hapse giren, iş bulmak ya da başka arzularla göç eden, askeri gruplara veya çetelere katılan, kumar veya alkolle yakalanan, aşırı borçlanan erkeklerin geride bıraktığı kadın ve çocuklar bugünün yoksullarını oluşturuyor. Bu kadınların yeni ve sürdürülebilir geçim ekonomileri yaratmak konusunda birbiri ile ne yazık ki ilişkilendirilmeyen onlarca çabası var. Bu alanda STK’lar kimi zaman kolaylaştırıcı kimi zaman sömürüyü arttırıcı roller alıyorlar. Kimi yerlerde kadın yoksulluğu son derece zor şartlarda gerçekleşen bir kadın göçü ile de sonuçlanabiliyor. Pasaportları alınan kadınlar Körfez ülkelerinde köleleştiriyor, Akdeniz’de kayboluyor. Ancak burada da ekonomik eşitlik, adalet, sürdürülebilir geçim ekonomileri ve elbette sınıf mücadelesi ile kadın mücadelesi birbirinden kopartılamaz bir bağlantı içinde.
Toprak mücadelesi
Dördüncü ve yine bunlarla bağlantılı başka bir mesele ise toprak mücadelesi. Gerçekten de yine Latin Amerika’dan, Asya’ya, Afrika’ya ve Avusturalya’ya uzanan bir biçimde yerli halklar topraklarını devletlere, şirketlere ve arazi sahiplerine karşı korumak ya da zorla alınmış topraklarını geri kazanmak için büyük bir mücadele veriyorlar. Bu mücadelelerde kadınlar öncü rol oynuyor ancak çok yakın zamanda Şili’de olduğu gibi sıklıkla öldürülüyorlar. Bu mücadeleler aynı zamanda devletsiz toplulukların otonomi ve özgürlük mücadeleleri de. Üstelik bir kez daha bu mücadelelerde hem kadın ve toplum savunmasının iç içeliği hem de küresel kapitalizm, emperyalizm, patriarka ve ulus devlet düzeninin ortak örgütlülüğü öne çıkıyor.
Demokrasi ve kadın özgürlüğü mücadelesinin ortaklığı
Beşinci olarak ise faşist enternasyonalin küresel bağlamda kadınların üreme özgürlüğüne, LGBTİ’lere ve muhalif örgütlenmelere tek elden saldırısına tanıklık ediyoruz. Burada ise demokrasi ve kadın özgürlüğü mücadelesinin ortaklığına dikkat çekmek gerekiyor.
Kısacası yukarıda saydığım çok çeşitli alanlarda savunma örgütlemeye çalışan kadın hareketleri ile feminist öncelikler arasındaki makasın açıldığını ve bunun kadın hareketinin enternasyonal bir ivme kazanması ve ajandasını ortaklaştırması konusunda bir engel olabileceği düşüncesindeyim. Covid öncesi radikalleşen ve ciddi bir görünürlük kazanan feminizmin, şimdilerde yerelde yeşeren bu onlarca mücadele ile nasıl bir kavramsal ve kurumsal ilişki kuracağı belirsiz. Ancak kesin bir şey varsa kadınların toplumsal mücadelelerde öncü olması ve birbirleriyle bağlantı kurması her zamankinden daha mümkün ve önemli.
/Kaynak: newayajin.net/











