İnsanlık, ilk nefesini bir kadının karnında aldı. Toprak gibi bereketli, su gibi akışkan, ateş gibi dönüştürücüydü o. Anaerkil dönemlerde kadın, yalnızca doğuran değil, yöneten, koruyan, düzeni kurandı. Köylerin bilgeliği onun sözünden taşar, toplumun vicdanı onun kalbinde şekillenirdi. O, doğanın yasasını bilen ilk öğretmendi; tohumu, ekmeği, doğumu, ölümü bilen…
Kadın, evrenin diliyle konuşan ilk bilgeydi. Çatalhöyük’ün kazılarında bulunan ana tanrıça heykelcikleri bu dönemin somut kanıtıdır; kadın, hem bereketin hem de toplumsal düzenin merkezindeydi. Ama bir gün insan doğaya hükmetmeyi öğrenince, kadına da hükmetmeye başladı. Toprak nasıl mülkiyete dönüştüyse, kadın da “ait olunan” bir varlık haline getirildi. Ana, yavaş yavaş “mal” oldu; doğa gibi sömürüldü, sesi kesildi. Erkek iktidarı eline aldığında, önce Tanrıyı erkekleştirdi, sonra kadını günahın kaynağı ilan etti. Havva’nın elması yalnızca bir meyve değil, insanın vicdanına saplanan patriyarkanın ilk hançeriydi.
Bu dönüşüm, Hammurabi Kanunları’nda kadının miras hakkının kısıtlanmasıyla somutlaştı; kadın, babadan kocaya devredilen bir mülk haline geldi. Binlerce yıl boyunca kadının adı ya bir efsanede ya bir günah listesinde geçti. Sümer’in İnanna’sı, Mısır’ın İsis’i, Mezopotamya’nın Kubaba’sı, Anadolu’nun Kybele’si — hepsi aynı kadim kudretin farklı yüzleriydi. Ama tarih, onların tapınaklarını değil, erkek kralların saraylarını yazdı. Kadın tanrıçalar unutturuldu, erkek tanrılar göğe taşındı. Kadının bilinci, doğa ile kurduğu o kutsal bağ sistemli biçimde koparıldı. Arkeolojik bulgular, Göbeklitepe’deki kadın figürlerinin zamanla erkek savaşçı sembolleriyle yer değiştirdiğini gösteriyor. Ve sonra “itaat” öğretildi. Kutsal kitaplar erkeklerce yorumlandı, yasalar erkeklerce yazıldı; dünyanın merkezine erkek aklı yerleştirildi. Kadın, kendi doğurduğu dünyanın içinde misafir haline getirildi. Artık o, kutsalın değil, günahın temsiliydi.
Ortaçağ Avrupası’nda Malleus Maleficarum, kadınları şeytanla ittifak yapmakla suçlayarak cadı avlarını meşrulaştırdı. Tarih, kadınların susturulmuş sesleriyle doludur. Kimi yakıldı, kimi taşlandı, kimi evlerin duvarlarına gömüldü — ama hiçbiri bütünüyle susturulamadı. Çünkü kadın, sesi kısıldığında bile gözleriyle konuşmayı bilen varlıktır. Onun suskunluğu bile bir dil, bir isyandır. Hypatia, İskenderiye’de linç edilerek öldürüldüğünde bile felsefesiyle direndi; bilgisi, patriyarkanın korkusu oldu. Yüzyıllar boyunca erkek egemen düzen kadını “düzenin süsü” haline getirdi. Kadın artık üretici değil, tüketim aracına dönüştürüldü. Reklamlarda bir beden, siyasette bir figür, kültürde bir imaj… Kadının varlığı özüyle değil, “nasıl göründüğüyle” ölçülür hale geldi.
Bir toplum, kadının onurunu değil, eteğini tartmaya başladığında, ahlakını çoktan kaybetmiştir. Sanayi Devrimi’yle birlikte fabrikalarda düşük ücretle çalışan kadınlar hem emekleri sömürüldü hem de “iffet” baskısıyla eve hapsedildi. Kadın, önce kutsaldan indirildi, sonra pazara çıkarıldı. Dizilerde, reklamlarda, vitrinlerde, siyasetin sahnesinde… Her yerde “kadın imgesi” var ama kadının kendisi yok. Onun emeği, bedeni, duygusu, sözü çalınarak yeniden paketleniyor. Oysa kadın sadece bir simge değil, tarihin canlı belleğidir; bir halkın kültürünü, dilini, direncini koruyan görünmez kılınan bir omurgadır.
Afrikalı köle kadınlar, plantasyonlarda hem çalıştırıldı hem de çocuklarıyla kültürel mirası aktararak hayatta kaldı. Bir dönem geldi, kadınlara “haklar” bahşedildi: seçme, seçilme, eğitim, çalışma… Ama bunlar çoğu zaman “izinli özgürlüklerdi.” Kadın konuşabilir ama fazla değil; yönetebilir ama izinle; okuyabilir ama itaat sınırını aşmadan. Yani zincirlerin biçimi değişti, ama zincir hâlâ bilekteydi. 1920’de ABD’de oy hakkı kazanılırken siyah kadınlar hâlâ dışlanıyordu; “eşitlik” beyaz orta sınıfın ayrıcalığıydı. Bugün bile bir kadın, kendi kararını verdiğinde “isyankâr”, hakikatini söylediğinde “tehlikeli”, sokakta yürüdüğünde “tahrik edici” ilan ediliyor. Oysa kadının en büyük suçu, artık susmamayı öğrenmiş olmasıdır. #MeToo hareketi, milyonlarca kadının sessizliğini kırarak sistemin çatlaklarını görünür kıldı. Kadın, her çağda yeni bir dil icat etti. Bazen ağıtlarla, bazen şiirle, bazen sokaklarda attığı sloganla konuştu.
Ve her seferinde erkek egemen düzenin duvarlarında bir çatlak açtı. Çünkü kadın bilir: Direniş, bazen bir annenin sessiz bakışında, bazen bir kız çocuğunun “hayır” deyişinde başlar. Arjantin’deki Madres de Plaza de Mayo, kayıp çocukları için sessiz yürüyüşlerle diktatörlüğü sarstı. Kadın, toplumun temeli değil, onun vicdanıdır. Erkek tarih yazar, kadın hafızayı taşır. Erkek kurar, kadın yaşatır. Ve işte bu yüzden, kadının mücadelesi sadece kendi özgürlüğü için değil, insanlığın kurtuluşu içindir. Bir kadın özgürleştiğinde yalnızca kendini değil, gelecek nesilleri de zincirlerinden kurtarır. Çünkü o, anadır — ama sadece doğuran değil; düşü, umudu, direnişi de doğurandır. Kadın olmadan insanlık yarımdır. Ve hiçbir devrim, kadının sesiyle buluşmadan tamamlanmayacaktır.
Tarih, kanla değil, inatla yazılır. Ve bu inadı en çok kadınlar bilir. Çünkü onlar, her çağda yalnızca bir sisteme değil, bin yıllık bir zihniyete, görünmez zincirlere karşı yürüdüler. Kimi Paris sokaklarında barikat kurdu, kimi Diyarbakır zindanlarında vahşete boyun eğmedi, kimi dağlarda “jin, jiyan, azadî” diye haykırdı. Kadının direnişi, bir yerin ya da bir zamanın değil, bütün insanlığın ortak mirasıdır.
Hindistan’da Chipko hareketinde kadınlar ağaçlara sarılarak ormanları korudu; ekolojik direnişin öncüsü oldular. Rosa Luxemburg zincirleri düşünceleriyle kırdı; “Özgürlük, sadece bize yakın olanlar için değil, karşıtlarımız için de geçerlidir” dediğinde, zindandan bile devrimci bir vicdanın ne olduğunu öğretti. Clara Zetkin, 8 Mart’ı dünyanın kalbine kazıdı; kadının mücadelesine takvim değil, yön verdi. Alexandra Kollontai, Bolşevik Devrimi’nde kadın komünlerini kurarak eşitlikçi bir toplum modeli önerdi. Silvia Federici, “cadı avlarının” aslında kapitalizmin kadın emeğine açtığı savaş olduğunu gösterdi.
Emma Goldman, özgürlüğü yalnızca bir politik hedef değil, bir yaşam biçimi olarak savundu: “Dans edemediğim bir devrim, benim devrimim değildir.” Frida Kahlo, bedeninin acılarına rağmen renklerle haykırdı: “Ayağım, neye yararsın, uçma yeteneğim varken?” Audre Lorde, “Efendinin araçları, efendinin evini yıkamaz” diyerek feminist düşünceye ırk ve sınıf boyutunu ekledi. Kadınlar bazen kalemle, bazen fırçayla, bazen silahla ama her zaman onurlarıyla direndi.
Bu topraklarda da kadınlar tarih yazmadı — tarihi yeniden kurdu. Zîlan bedenini ateşe verdiğinde bir halkın uyanışına kıvılcım oldu. Sakine Cansız: “Hep kavgaydı yaşamım,” dedi; ve o yaşam, binlerce kadının yürüyüşüne dönüşerek Avrupa’dan Botan’a yayıldı. Berîtan, ölümle yaşam arasında bir uçurumdayken “Teslimiyet ihanet olur” diyerek dağlara ses bıraktı. Hevrîn Xelef, barış için siyaset yaparken katledildi; ama sesi hâlâ rüzgârda yankılanıyor: “Kadın barıştır, savaşın bittiği yerdir.”
Leyla Qasim, idam sehpasında Kürtçe şarkı söyleyerek ulusal direnişi simgeleştirdi. Arîn Mirxan, Kobanê direnişinde kendini feda ederek bir halkın onurunu savundu. Bugün Rojava’da kadınlar yalnızca savaş meydanlarında değil, yaşamın her alanında özgürlüğün yeni toplumunu kuruyorlar. Kadın komutanlar, öğretmenler, hekimler, anneler — hepsi aynı zincirin halkaları: direnişin kalbi. YPJ savaşçıları, IŞİD barbarlarına karşı direnirken, beş bin Êzidî kadının köle pazarlarında satıldığı bir çağda, kadının onurunu ve insanlığın utancını aynı anda taşıdılar. Onların mücadelesi, sadece bir cephe değil, insanlık tarihinin yeniden yazılmasıydı. Her çağın sonunda kadın yine ayağa kalktı: Nehrin akışını değiştiren, toprağa tohum eken, dilini, kimliğini, sevgisini savunan kadın…
Artık kimse bize “sus” diyemez. Artık kimse “yerini bil” diyemez. Çünkü biz yer değil, yön tayin edeniz. Kadın, doğanın, yaşamın ve vicdanın özüdür. Bir kadının özgürlüğü insanlığın özgürlüğüdür. Bir kadının sesi kısıldığında, insanlık dilsiz kalır. Ve bir kadının ölümü, bir halkın yüreğinde yankılanır. Bugün adlarını bir kez daha anıyoruz: Rosa’nın, Sakine’nin, Berîtan’ın, Frida’nın, Hevrîn’in, Leyla’nın, Alexandra’nın, Arîn’in ve adı bilinmeyen binlercesinin.
Onların bıraktığı yerden konuşuyoruz: “Jin, Jiyan, Azadî” — sadece bir slogan değil, insanlığın yeniden doğuş ilahisidir. Bu ilahi, İran’da Jina Mahsa Amini’nin ölümüyle sokaklara taşarak küresel bir yankı buldu; kadınlar saçlarını keserek özgürlüğün evrensel dilini konuştu. Eşitlik ve özgürlük uğruna hiç tereddüt etmeden canını feda eden tüm yoldaşlarımızın anısı önünde saygıyla eğiliyorum. Onlar, yolumuzu aydınlatan yegâne meşalelerdir.
/ Kayseri kadın kapalı cezaevi /










