2025’te kadınlar yükselen sağcılık, savaş ve ekonomik krizin gölgesinde direndi

Sağcı iktidarların yükselişi, bitmeyen savaşlar ve derinleşen ekonomik krizler, 2025’te kadınların yaşamlarını dünya genelinde daha güvencesiz hale getirdi; ancak bu tablo, kadınların hak gasplarına karşı sınırları aşan direnişini durdurmaya yetmedi.

2025 yılı, kadınlar açısından küresel ölçekte bir ilerleme değil, tersine bir haklarının tırpanlandığı ve ve buna karşı kadınların savunmaya geçtiği bir yıl olarak kayda geçti. Dünya genelinde sağcı ve otoriter iktidarların güç kazanması, süregiden savaşlar ve derinleşen ekonomik krizler, kadınların hem hukuki hem de gündelik yaşam haklarını doğrudan hedef aldı. Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’nin (UN Women) 2025 başında yayımladığı küresel değerlendirme raporu, her dört ülkeden birinde kadın haklarında gerileme yaşandığını ortaya koyarken, bu gerilemenin özellikle sağ popülist yönetimler, çatışma bölgeleri ve kemer sıkma politikalarıyla bağlantılı olduğunu vurguluyor.

AMERİKA KITASINDA KADIN HAKLARININ KURUMSAL OLARAK TASFİYESİ

Latin Amerika’dan Kuzey Amerika’ya uzanan sağcı dalga, kadın haklarını “ideolojik sapma” olarak kodlayan yeni bir siyasal iklim yarattı. Arjantin’de Javier Milei hükümetinin göreve gelmesinin ardından atılan adımlar, bu dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Uluslararası sendikalar ve kadın örgütlerinin raporlarına göre, 2025 boyunca Arjantin’de “Kadınlar, Toplumsal Cinsiyet ve Çeşitlilik Bakanlığı”nın kapatılmasıyla birlikte kadına yönelik şiddetle mücadele programlarının bütçeleri kesildi, bakım emeğini destekleyen sosyal politikalar askıya alındı ve kürtaj hakkı fiilen erişilmesi zor bir hizmet haline getirildi. UNI Global Union, bu süreci “kadın haklarının kurumsal olarak tasfiyesi” olarak tanımlıyor.

Benzer bir ideolojik hat, ABD’de de kendini gösterdi; özellikle muhafazakâr eyaletlerde kürtaj hakkına yönelik kısıtlamalar derinleşirken, toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları “aile değerleri” söylemiyle hedef alındı. Carnegie Endowment tarafından yayımlanan 2025 tarihli analiz, bu küresel eğilimi “anti-cinsiyet hareketinin kurumsallaşması” olarak adlandırıyor ve kadın haklarının doğrudan siyasal bir cepheye dönüştüğüne dikkat çekiyor.

UKRAYNA’DA SAVAŞIN AĞIR TABLOSU

Ancak 2025’te kadınların maruz kaldığı baskılar yalnızca sandık sonuçlarıyla sınırlı kalmadı. Savaşlar ve çatışmalar, kadınlar için çok katmanlı bir yıkım anlamına geldi. Ukrayna’da üçüncü yılına giren savaş, kadınların yaşam koşullarını dramatik biçimde kötüleştirdi. BM Ukrayna Ofisi’nin yayımladığı 2025 raporuna göre, ülkede 6,7 milyon kadın ve kız çocuğu insani yardıma muhtaç durumda; cinsiyete dayalı şiddet savaş öncesine kıyasla yüzde 30’un üzerinde artış gösterdi. Aynı rapor, kadınların iş gücüne katılımının düştüğünü, bakım yükünün ise kadınların omuzlarında yoğunlaştığını ortaya koyuyor. Savaş, kadınları hem ekonomik hayattan dışlarken hem de onları güvencesiz ve görünmez emek alanlarına itiyor.

FİLİSTİN’DE SAVAŞ KADINLARIN BEDENLERİ VE YAŞAMLARI ÜZERİNDEN YENİDEN ÜRETİLİYOR

Filistin’de ise tablo daha da ağır. Gazze’de süren saldırılar ve abluka koşulları altında kadınlar, yaşam hakkından sağlık hizmetlerine kadar en temel haklardan mahrum bırakılıyor. İsveç merkezli Kvinna till Kvinna Vakfı’nın 2025’te yayımladığı saha raporu, sağlık sisteminin çökmesi nedeniyle hamile kadınların ve yeni doğum yapanların hayati risk altında olduğunu, yerinden edilmenin kadınları cinsel şiddet ve yoksullukla baş başa bıraktığını belgeliyor. Rapora göre, Filistinli kadınlar yalnızca savaşın yan etkilerini yaşamıyor; savaşın kendisi, kadınların bedenleri ve yaşamları üzerinden yeniden üretiliyor. Buna rağmen barış ve ateşkes süreçlerinde kadınların sesinin sistematik biçimde dışlandığına dikkat çekiliyor.

BÖYLE GİDERSE, 2030’DA 350 MİLYONDAN FAZLA KADIN AŞIRI YOKSULLAŞACAK

Savaşlarla iç içe geçen ekonomik krizler ise kadınlar için kalıcı bir yoksullaşma anlamına geliyor. UN Women ve BM Ekonomik ve Sosyal İşler Dairesi’nin (DESA) 2025 Küresel Toplumsal Cinsiyet Eşitliği raporu, mevcut gidişatın devam etmesi halinde 2030’da 350 milyondan fazla kadının aşırı yoksulluk koşullarında yaşamaya devam edeceğini öngörüyor. Raporda özellikle savaş ve kriz dönemlerinde sosyal devlet mekanizmalarının zayıflatılmasının, ücretsiz bakım emeğini kadınlar üzerinde yoğunlaştırdığı ve kadınları kayıt dışı, güvencesiz işlere ittiği vurgulanıyor. OECD’nin Ukrayna ve çatışma bölgelerine ilişkin ekonomik analizleri de benzer biçimde, kemer sıkma politikalarının kadınlar üzerindeki etkisinin erkeklere kıyasla çok daha yıkıcı olduğunu ortaya koyuyor.

SURİYE’DE KADINLARA YÖNELİK İHLALLER DEVAM EDİYOR

2025’in küresel panoramasında Orta Doğu’nun ve Afrika’nın pek çok ülkesinde kadınların yaşadığı hak ihlalleri, dünya genelindeki eşitsizlik eğilimlerinin en yoğun, en trajik yansıması olarak belirdi. Suriye’de on yılı aşkın savaşın etkileri yalnızca fiziksel yıkımla sınırlı değil; insan hakları örgütlerinin verileri, kadınların maruz kaldığı şiddetin ve ayrımcılığın boyutlarını somut şekilde ortaya koyuyor. Syrian Network for Human Rights’ın güncel raporu, Mart 2011’den Kasım 2025’e kadar en az 29 bin 358 kadının ve kız çocuğunun katledildiğini belgeliyor; ayrıca on binlerce kadının hâlâ gözaltında, kayıp ya da zorla kaybedilmiş durumda olduğu ifade ediliyor. Bu veriler, savaşın kadınlar üzerindeki bedelinin sadece ekonomik ya da sosyal değil, doğrudan yaşam hakkı ihlali düzeyine ulaştığını gösteriyor.

Suriye’de 2024 sonu itibarıyla Hayat Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) fiili iktidar alanını genişletmesinin ardından, özellikle Alevi kadınlara yönelik ihlallerin arttığına dair ciddi bulgular ortaya çıktı. Uluslararası Af Örgütü’nün 2025 ortasında yayımladığı rapor, Lazkiye, Tartus, Hama ve Humus çevresinde Alevi kadın ve kız çocuklarının kaçırılması, zorla alıkonulması ve tehdit edilmesine ilişkin çok sayıda vakayı belgeleyerek, bu ihlallerin münferit suçlar olmaktan ziyade mezhepsel ve cinsiyet temelli bir baskı ortamının parçası olduğunu ortaya koyuyor. Rapora göre, kadınların gündelik hayata katılımı ciddi biçimde kısıtlanmış, aileler kız çocuklarını okula göndermekten ya da kadınların tek başına kamusal alanda bulunmasından kaçınır hale gelmiş durumda; güvenlik güçlerinin etkisizliği ve cezasızlık ise bu korku iklimini derinleştiriyor. Kadın bedeninin ve hareket özgürlüğünün mezhepsel kontrolün bir aracı haline gelmesi, HTŞ yönetimi altında kadınların yalnızca savaşın değil, ideolojik ve mezhepsel bir tahakkümün de hedefi olduğunu gösteriyor.

İRAN’DA İHLALLER DEVAM EDİYOR, IRAK’TA İSE SÖZDE ÇERÇEVELER UYGULANMIYOR

İran ise 2025’te, yayınlanan raporlarda dünyanın en sert hak ihlallerinin yaşandığı ülkelerden biri olarak öne çıkıyor. Uluslararası Af Örgütü’nün açıklamalarına göre, 2025 boyunca İran’da kadın hakları savunucuları keyfi tutuklamalarla, fiziksel cezalarla hatta ölüm cezasıyla tehdit edildi. Kadınlar zorunlu örtünme yasalarına ve ayrımcı uygulamalara karşı ses yükselttiğinde, devletin baskı aygıtları bu protestoları bastırmak için hukuksuz gözaltılar ve şiddet kullandı. Bu, kadınların bedenleri ve hakları üzerine kurulan baskının, sadece bireysel değil devlet politikası olarak sistematikleştiğini de ortaya koyuyor.

Irak’ta tablo belki daha az şiddetli ama yapı olarak benzer bir durum içeriyor. Birleşmiş Milletler açıklamalarına göre, Irak hükümeti kadınların siyasi ve ekonomik katılımını artıracak stratejiler ilan etse de, bu sözde çerçeveler pratikte pek çok kadının güvenlik, iş ve kamu yaşantısında eşit fırsatlardan hâlâ yoksun olduğunu gizleyemiyor. Irak’taki ulusal stratejiler, kadınlara siyasi temsil garantileri getirmeye yönelik görünse de pratikte toplumsal normlar ve güvenlik kaygıları kadınların gündelik yaşamında eşitsizlik yaratmaya devam ediyor.

AFRİKA’DAKİ KADINLAR SAVAŞ VE ÇATIŞMA KISKACINDA

Afrika kıtasının çok sayıda bölgesinde ise kadınların yaşadığı zorluklar hem çatışma hem de ekonomik çöküşlerle iç içe geçti. Sudan’daki devam eden iç savaşta, UN Women ve diğer uluslararası raporlar, kadınlara ve kız çocuklarına yönelik cinsel şiddetin sistematik hale geldiğini vurguluyor; paramiliter grupların ve silahlı unsurların saldırıları sonucunda kadınlar sadece şiddet ve tecavüze maruz kalmıyor, aynı zamanda ailelerinden ayrılmak, çocuklarını korumaya çalışmak veya temel sağlık hizmetlerine erişmeye çalışırken hayatlarını tehlikeye atıyorlar. BM ajanslarının verilerine göre Sudan’da milyonlarca kadın ve kız çocuğu akut gıda güvensizliği ile karşı karşıya kaldı ve sert çatışmalar özellikle hamile kadınlar için hayati hizmetlere erişimi imkânsız hâle getirdi.

Etiyopya ve Afrika Boynuzu’nun diğer kesimlerinde ise savaş ve siyasi çatışmaların yarattığı boşluk, kadınlara karşı savaş suçu niteliğindeki cinsel şiddet pratiklerinin artmasına yol açtı. Dikkat çekici örneklerden biri; The Guardian’ın haberine göre Tigray savaşının bir parçası olarak rapor edilen kitlesel tecavüz, zorla gebelik ve cinsel kölelik vakaları; bu saldırılar hem fiziksel hem de psikolojik travmaların nesiller boyu süreceğinin kanıtı olarak duruyor.

Genel olarak Afrika’da, yalnızca çatışma bölgelerinde değil, toplumsal normlar ve ekonomik krizlerle birleşen bir sistematik ayrımcılık görünümü ortaya çıkıyor. Uluslararası Af Örgütü’nün bölgesel raporları, cinsiyete dayalı şiddetin, ekonomik eşitsizliğin ve eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim engellerinin günlük yaşamda yaygın olduğunu; bunun kadınların ekonomik bağımsızlıklarını zayıflattığını belgeliyor.

AB’DE KADIN HAKLARI RETORİKLE SINIRLI

Avrupa Birliği 2025’te toplumsal cinsiyet eşitliği alanında hem ilerleme vaat eden politikalar geliştirmeye çalışırken hem de ciddi yapısal ve toplumsal engellerle yüzleşti; Avrupa Komisyonu Mart 2025’te kabul ettiği “Kadın Haklarına İlişkin Yol Haritası” ile kadınların ekonomik özgürlüğünü, eşit temsiliyetini ve şiddete karşı korumayı hedefleyen sekiz temel ilkeyi öne çıkarırken, bu çabalar haklarda var olan gerilemeyi durdurmak için yetersiz bir taahhüt olarak eleştirildi.

Yol haritası, şiddetle mücadele, eşit istihdam, sağlık hizmetlerine erişim ve siyasi katılım gibi alanlarda adımlar vaat etse de, mevcut raporlar Avrupa’da kadınlara yönelik fiziksel ve cinsel şiddetin halen yaygın olduğunu ve mağdurların büyük çoğunluğunun bu şiddeti polise bildirmediğini ortaya koyuyor. Örneğin, AB içinde yaklaşık 50 milyon kadının bu tür şiddete maruz kaldığı ve on yıl içinde bu oranın neredeyse değişmediği belirtiliyor. Ki bu, yıllar süren kadın hakları politikalarının somut sonuçlardan çok retorikle sınırlı kalmaya devam ettiğini gösteriyor.

AB üyesi ülkelerin bazıları, toplumsal cinsiyete duyarlı hukuki çerçeveleri zayıflatma eğilimleri gösterirken, örneğin 2025 sonbaharında Latvia Parlamentosu’nun İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, kadınlara yönelik şiddetle mücadelede uluslararası standartlara geri adım atma eğilimini simgeledi ve bu adım geniş protestolarla karşılandı. Öte yandan UN Women ve UNESCO tarafından ortak hazırlanan bir rapor, dijital şiddet ve çevrim içi tacizin Avrupa’daki kadın insan hakları savunucularını hedef aldığını gösteriyor; bu yeni nesil baskı biçimi birçok kadını kamu ve sivil alanlardan uzaklaştırma tehdidi yaratıyor ve kadınların ifade özgürlüğünü doğrudan zedeliyor. Avrupa’nın görece güçlü kurumsal çerçeveleri, toplumsal cinsiyet eşitliğinde 60 yılı aşkın sürede önemli kazanımlar sağlasa da raporlar 2025’teki gerçeklikte bu kazanımların hızla kırılganlaştığını ve pek çok kadının günlük yaşamında eşitsizliklerin derinleştiğini işaret ediyor. Bu da AB’nin politika söylemini somut uygulamalara dönüştürmek zorunda olduğunu gösteriyor.

TÜM BASKILARA RAĞMEN KADINLAR DİRENİYOR

Tüm bu hak gaspları, savaşlar ve otoriterleşme dalgasına rağmen 2025, kadınların dünya genelinde yalnızca mağduriyetle değil ısrarlı bir direniş ve politik özneleşmeyle de sahnede olduğu bir yıl oldu. UN Women ve CIVICUS’un 2025 değerlendirmeleri, baskıcı rejimlerin güç kazandığı ülkelerde dahi kadınların sendikalardan yerel meclislere, sokak eylemlerinden dijital kampanyalara kadar çok katmanlı bir mücadele yürüttüğünü ortaya koyuyor. İran’da zorunlu örtünmeye karşı süren sivil itaatsizlik, Arjantin’de Milei hükümetinin kemer sıkma ve kadın düşmanı politikalarına karşı feminist grevler, Filistinli kadınların hem savaş hem işgal koşullarında hayatta kalma ağları kurması, Afrika’da barış süreçlerine kadınların ısrarlı katılım talepleri ve Avrupa’da aşırı sağa karşı kadınların öncülük ettiği kitlesel mobilizasyonlar, bu direnişin parçaları olarak öne çıktı. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verileri, 2025’te sendikalı kadın emekçilerin sayısında küresel ölçekte artış yaşandığını; kadınların özellikle bakım emeği, sağlık ve eğitim alanlarında grev ve toplu pazarlık süreçlerinde daha görünür hale geldiğini gösteriyor. Feminist hareketler, devletlerin ve uluslararası kurumların geri adımlarına karşı yalnızca hak savunusu yapmakla kalmadı, aynı zamanda “krizlerin bedelini kadınlar ödemeyecek” diyerek ekonomik ve siyasal düzenin kendisini sorgulayan bir karşı siyaset üretti. Bu tablo, 2025’in kadınlar açısından yalnızca kayıpların değil, bastırılmaya çalışıldıkça yeniden filizlenen kolektif bir politik iradenin yılı olduğunu da gösteriyor.

2025’in bıraktığı en net gerçek şu oldu: Sağcı politikalar, savaş ve ekonomik krizler tesadüfen değil, birbirini besleyerek kadınların yaşam alanlarını daraltıyor. Kadın hakları mücadelesi ise bu nedenle yalnızca “kadın meselesi” değil; demokrasi, barış ve sosyal adalet mücadelesinin merkezinde yer almaya devam ediyor.

/Kaynak: ANF/
Öne Çıkanlar