Rojava’daki kadınlardan aldığım mesajlar yürek burkucu ama aynı zamanda kazanımlarını savunmaya yönelik kararlılıklarını da dile getiriyorlar. Kimse bu kararlılığı basit laf olarak görmemeli…
Suriye’deki özerk bölge, 10 yıldır cinsiyet eşitliğinin kalesi oldu. Otoriterliğe karşı mücadele için önemli dersler barındırıyor.
Bir yıl önce Rojava’daydım ve hayatımda karşılaştığım en kararlı kadınlardan bazılarını dinliyordum. İlk günümde, büyük bir konferansa katıldım; Kürt, Arap ve Asuri kıyafetleri giymiş kadınlar birbiri ardına kürsüye çıkıp kalabalığı “Jin Jiyan Azadî!” sloganıyla coşturuyordu. Ziyaretim sırasında bu bölge 10 yıldan fazladır Beşar Esad rejimi tarafından değil, Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi tarafından yönetiliyordu. Eşit haklara olan bağlılığı dikkat çekiciydi. Her kurumda erkekler ile kadınlar arasında güç paylaşımı esastı. Orada tanıştığım kadınların çoğunun geleceğe dair iyimser konuşması şaşırtıcı değildi. Biri bana “Bu yüzyıl kadın özgürlüğü yüzyılı olacak. Dünyanın dört bir yanındaki direnişçi kadınlarla dayanışma içindeyiz” demişti.
Şimdi ise bu kadınlardan gelen mesajlar umutsuzluk dolu. Geleceğin karanlık olduğunu söylüyorlar. Batı’nın ihanetinden bahsediyorlar. Katliamla karşı karşıya kaldıklarını ifade ediyorlar. Bu özerk bölge boğulmak üzere; Şam yönetimi bütün ülkeyi kontrol altına almaya çalışıyor. Kürtlerin bu kontrolün ne anlama geleceğinden korkması haklı. Ülkenin başka yerlerinde yakın zamanda Aleviler ve Dürziler de dahil diğer azınlıklara yönelik katliamlar yaşandı. El Kaide kökenli ve merkezi bir ulusal hükümet arzusu taşıyan el-Şara, özerk yönetimin laik, adem-i merkeziyetçi ideallerinin tam zıddını temsil ediyor.
Hükümet güçleri ilerledikçe yönetimin kontrolündeki topraklar dramatik biçimde daraldı. Kürt çoğunluğun olmadığı kuzeydoğu Suriye bölgeleri elden çıktı ve hatta kilit Kürt bölgeleri bile tehdit altında.
Rojava’daki kadınlardan aldığım mesajlar yürek burkucu ama aynı zamanda kazanımlarını savunmaya yönelik kararlılıklarını da dile getiriyorlar. Kimse bu kararlılığı basit laf olarak görmemeli. DAİŞ’i yok etmek için savaştılar.
Şu anda yamalı bir ateşkes geçerli ve yönetimin sözcüleri, müzakerelerin Kürtler ve diğer azınlıkların haklarını ve özgürlüklerini koruyacak bir uzlaşmayla sonuçlanabileceğini hâlâ umut ettiklerini belirtiyor. Ancak bölgenin geleceğinin karanlık göründüğünü örtbas etmek mümkün değil. Orada olanlar, değişen sınırlarının çok ötesinde önem taşıyor, çünkü Rojava uzun zamandır kendi topraklarının ötesinde ilham verme gücüne sahip oldu.
Yıllar boyunca pek çok anarşist ve sosyalist, yönetimin aşağıdan yukarıya, adem-i merkeziyetçi bir siyasi sistem yaratma taahhüdünden ilham aldı. Elbette yönetim bu radikal idealleri hayata geçirmekte sık sık zorlandı. İnsan hakları ihlalleri ve muhalefetin bastırılması rapor edildi; bölgedeki pek çok Arap, iktidarın fiilen yalnızca Kürtlerin elinde olduğunu iddia etti. Rojava’yı romantize etmemek ve söylem ile gerçeklik arasındaki uçurumu kabul etmek önemli ama fikirleri işlediği yerlerde dönüştürücü oldu. Kararlar doğrudan etkilenenler tarafından alındı. İster yerinden edilmiş kişilerin kampındaki gıda dağıtımı olsun, ister onarıcı adalete vurgu yapan hukuk sisteminin yeniden yapılandırılması.
Bu arada yönetimin cinsiyet eşitliğine bağlılığı, ataerkil uygulamalara karşı gerçek bir ağırlık oluşturuyordu. Orada bulduğum feminizm, Batı feminizmiyle aynı değildi. Kürt kadınlar kendi geleneklerinden –antik Mezopotamya’dan bölgedeki Kürt mücadelelerindeki kadın katılımına kadar– ilham alıyordu.
Tanıştığım kadınlardaki entelektüel özgüven beni derinden etkiledi. Sadece yazarlar ya da öğretmenlerden bahsetmiyorum. Askerlerden hâkimlere, tekstil fabrikasında çalışan kadınlardan tarım komitesindekilere kadar hepsinden. Nawal El Saadawi’den Virginia Woolf’a, Sakine Cansız’dan Rosa Luxemburg’a kadar feminist yazarları yeniden okuyor, fikirlerini pratikte neyi kullanabileceklerini görmek için parçalara ayırıyor, Batı liberalizminin kadın hakları konusundaki sınırlarını sorguluyor ve feminizm ile sosyalizmin nasıl birlikte çalışabileceğini inceliyorlardı.
Feminizmin teori ve pratiğinin bu enerjik yeniden şekillendirilmesi, şu anda Rojava’yla karşı karşıya gelen güçlere tamamen yabancı. Şu anda küresel olarak yükselen tüm güçler (Donald Trump’ın ABD’sinden Ahmed el-Şara’nın Suriye’sine, Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’sinden Vladimir Putin’in Rusya’sına) demokrasiye duyarsızlıklarının yanı sıra kadın haklarını da ayaklar altına almaya hazır.
Otoriterliğin artmasına karşı nasıl bir karşı ağırlık inşa edilebileceği sorusu, hiç bu kadar acil olmamıştı. Kuzey ve Doğu Suriye’deki kadınlar ve erkekler, yıllardır bu soruya yanıt aramak için enerjilerini ortaya koydular. Şimdi o enerjiye hayran kalan hepimizin dayanışma göstermeyi düşünme sırası. Bu, hükümetimizi bölge kadınlarının ve azınlıkların haklarını desteklemeye ve Şam hükümetinin baskıcı hırslarını dizginlemeye zorlamak için sesimizi kullanmayı içerebilir. Bölgenin en iyi yönetim biçimini karakterize eden doğrudan demokrasi fikir ve uygulamalarıyla ilişki kurmayı içerebilir. Kendi toplumlarımızda daha kolektif ve özgüvenli bir feminizm inşa etmeye çalışmayı da içerebilir.
*
/ Yazar Natasha Walter’ın The Guardian’daki makelesi Yeni Özgür Politika tarafından çevrilerek kısaltıldı./











