Evin Cezaevi’nde yaşadıklarını “Abbasi Lalesinin Altında” adıyla kaleme alan Nasrin Parvaz’ın hikayesi bugün İran’da direnen sayısız kadın ile benzer özellik taşıyor. O kadınlardan Sara da, genç yıllarda tanıştığı cezaevi deneyimini politik bir güce dönüştürmeyi başardı.
İran İslam Cumhuriyeti’nin korku, şiddet yoluyla psikolojik baskı aygıtı olarak muhalif sesleri susturmasının sembolü haline gelen Evin Cezaevi, özelde de kadınların “susturulmaya” çalışıldığı bir merkez.Kimi dini inanışı, kimi mesleği ya da siyasi kimliği, kimi aktivizm faaliyetleri kimi de en ufak protesto hakkını kullandığı için gözaltına alınınca konulduğu yer olan Evin Cezaevi, İranlı kadınların hafızasında önemli bir yer tutuyor. Sayısız işkence yöntemlerinin denendiği, şiddet merkezlerinden Evin Cezaevi çok sayıda kadının tecavüze uğradığı ve idam edildiği bir merkez.
İran’ın yargı sisteminin acımasızlığı idam cezalarının da ötesine uzanıyor. Son dönemde artan baskılara paralel İran’da kadın insan hakları savunucuları ağır hapis cezalarıyla karşı karşıya kalıyor. Tutuklanan kadın aktivistler, ailelerinden yüzlerce kilometre uzaklıktaki ve endişe verici koşulların bulunduğu cezaevlerine gönderiliyor. Çoğu zaman bu tutsak kadınlar adli suçlar işlemiş diğer tutuklularla aynı koğuşlarda tutuluyor.
ABBASİ LALESİNİN ALTINDA: EVİN ZİNDANLARI
“Abbasi Lalesinin Altında: Evin Zindanları” adlı kitabın yazarı Nasrin Parvaz da o kadınlardan biri. Kaleme aldığı kitapta 8 yıl boyunca kaldığı Evin Cezaevi’nde yaşadıklarını, orada birlikte kaldığı kadınların hikayelerini ve direnişlerini anlatan Nasrin Parvaz, yalnızca anlatmıyor; tanıklık ediyor, belgeye dönüştürüyor. Direnişi edebiyata, acı ve hüznü hafızaya çeviriyor. Kitap, İran Molla rejiminin kadınlara dönük korkunç kıyım politikasını, sistematik tecavüzleri, toplu idamları, inkar edilen ölümleri en ağır yıllarını bu zindanlarda geçiren bir kadının gözünden görmemizi sağlıyor.
DEVRİMCİ BİR KADININ KALEMİNDEN
Evin, Qızıl Hisar, Qebristan ve Gevherdeştlerin karanlığında işkence altında, acı çeken, sakatlanan, toplu mezarlara gömülen, yan yana ölümüne direnen binlerce kadının hikayesidir kitap. Ölüme birbirlerine gülümseyerek giden muhteşem kadınların sesidir. Sekiz yıl boyunca kadınlığından, kişiliğinden, düşüncelerinden ödün vermeden tarihin gördüğü en vahşi rejimlerden birine boyun eğmeden onuruyla sağ çıkmayı başaran devrimci bir kadının kaleminden o tarihe tanıklık etmenin tam zamanı…
NASRİN PARVAZ’DAN SARA’NIN HİKAYESİNE
Evin Zindanı’nda yaşadıklarını okuyucu ile paylaşan Nasrin Parvaz gibi şimdilerde de sayısız İranlı kadın bu cezaevleriyle tanışmak zorunda kalıyor. İran’ın kuzeyinde bulunan Mazenderan Eyaleti’nin merkezi Sari kentinden olan Sara (35) da o kadınlardan yalnızca biri. Güvenlik nedeniyle soyadını kullanmayan Sara, İran’da azınlık olduğu için uğradığı baskılar nedeniyle 2016 yılında Türkiye’ye gelen kadınlardan.
Ailecek Bahaî dinini benimsediklerini (İran’da Kur’an’ın özgünlüğünü tanıyan tek gayrimüslim azınlık olmalarına rağmen, ülkedeki diğer dini azınlık gruplarına tanınan temel medeni haklardan mahrum bırakılan kişilerin inancı) ve bu yüzden sosyal yaşamlarında çok sayıda baskıya maruz kaldıklarını anlatan Sara, “1980’lerde babam da dininden dolayı hapse girdiği gibi ben de 19 yaşındayken ilk kez tutuklandım. Bahaîlerin üniversite okuma hakkını savunduğum için. Çünkü İran’da Bahaîleri çeşitli bahanelerle üniversiteye almıyorlar. Büyüyünce anladım ki sadece Bahaîler değil, İran’da kim farklı düşünürse yok etmeye çalışırlar” dedi.
GENÇ YAŞLARINDA CEZAEVİ İLE TANIŞTI
19 ve 20’li yaşlarında 2 kez cezaevine giren Sara, biri 27 gün diğeri 18 gün olmak üzere 45 gün boyunca hücrede tutularak sorguya çekildiğini belirtti. Daha sonra kefaret ile serbest bırakılan Sara, açılan ilk dosyasında 10 ay hapis cezası aldığını, bunun 5 ayını cezaevinde geçirdiğini ve şartlı tahliye ile serbest kaldığını anlattı.
Sara’nın açılan ikinci dosyası ise “sisteme karşı propaganda”dan. 1 yıl ceza alan ve 3 yıl boyunca itiraz süreci işlettiğini söyleyen Sara, “İtiraz ettim ama 3 sene boyunca hiçbir şey olmadı. 2016 yılında mahkemeden tebliğ geldi, biliyordum ki itirazımın reddedilme ihtimali yüksek. Mahkeme tarihinden bir gün önce Türkiye’ye geldim. Yurt dışı çıkma yasağım yoktu ve yasal gelebildim. Sonradan mahkeme de beklediğim gibi hapis cezasını 9 yıl önce teyit etti” diyerek, tekrar cezaevine girmemek için göç etmek zorunda kaldığını ve o günden bu yana mücadelesi verdiğine değindi.
Türkiye’ye göç süreci ardından yeni arkadaşlar edindiğinden ve dil öğrendiğinden bahseden Sara, üniversiteye hazırlandığını ama başarılı olamadığını söyledi.
‘HAYATIMIN 10 YILINI KAYBETTİM’
5-6 yıldır Manisa’da yaşayan ve çalışma izni olmadığı için bir restoranda çalışmak zorunda kalan Sara, bu süreçteki deneyimlerinden şöyle bahsetti: “Hayatın kolay olmasını beklemiyorum, hele mülteci olarak düşünüyorum ki yaşıyorsan ve güneşi görebiliyorsan dünya borcunu sana ödemiş. İranlıların çoğu dışarıda. Benzeri Türkiye’de de var. Gençken hep bir ikilem içindesin gideyim mi kalayım mı diye. Ben hep derdim ki gitsem mülteci olarak gitmem. Ve şuan bulunduğum nokta aslında absürd bir durum. Hayatımın 10 yılını kaybettim diyebilirim. Tabi deneyimler de kazandım. Yabancı olmak, mülteci olmak nasıl bir şeydir biraz anladım. Şimdi İran’daki Afganları daha iyi anlıyorum. İşçi olmak nasıl bir şey anladım. Bunlar benim için değerli. Ama ülkemden de uzaklaşmak istemiyordum. Buradayım ve umarım çok uzak olmayan bir gün ülkeme dönebilirim. Geriye dönüp gelmese miydim dediğim çok oluyor. Ama bazı şeyleri denemek lazım ve pişmanlığım yok.”
‘KENDİMİ O KADAR KORUMAYA ALIŞMIŞIM Kİ…’
Kendi coğrafyalarında cinsiyetçiliğin ve eşitsizliğin olduğuna değinen Sara, Türkiye’de kadın olmanın görece daha çok işine geldiğine değinerek, “Burada çok fazla tehdit olarak görülmüyorsun. Elbette dezavantajları da var. Ama ben İran’dan geldiğim için pek gözüme gelmiyor. O kadar kendimi korumaya alışmışım ki kendini rahat bırakmak nasıl bir şey bilmiyorum. En çok da İranlı ya da kadın olduğum için değil, en çok Müslüman olmadığım için kendimi göstermekten çekiniyorum. Konuşamıyorum” dedi.
‘DÜNYANIN SONU VE BAŞI GİBİ…’
Ülkesinde süren savaşa ve baskı politikasına dair de konuşan Sara, “Dünyanın sonu ve başı gibi. Çok üzüldük, çok çok üzüldük. İnanılmaz bir acımasızlık gösterdiler. Bir yandan en son dünyanın bizi görmesi bir nevi sevindiriyor. En son dünya İranlı’nın derdine inanıyor gibi. Tabi bu günü görmeden gidenler de oldu ve onların acısı hep bizde. Şuan orada yaşamıyorum ama gördüğüm kadarıyla hemen hemen bütün İranlılar benimle benzer hisleri yaşıyor. Bu rejimden o kadar bıkmışlar ki ne yazık ki bombalara razı olmuşlar. ‘Öyle öleceğime böyle öleyim’ diyorlar. Yavaş ve sessiz değil de, ‘birden ve görünmüş öleyim’ diyorlar. ‘Kendi polisimin kurşunuyla öleceğime ya da idam cezası alacağıma böyle bir ölüm’ diyorlar. Ne acı değil mi? Çok duygusal bir durum” sözleriyle tepki gösterdi.
‘KORKUYORUZ AMA UMUTLUYUZ’
“Korkuyoruz ama umutluyuz” diyen Sara derin bir nefes eşliğinde şu cümleleri kuruyor: “İran rejiminin altında yaşamak ciğerinin yüzde 5’i ile nefes almaya çalışmak gibi. Yorucu… Ya bir derin nefes almak istersin ya da ölmek… Benim bütün ailem İran’da. Haber alamıyorum. İnterneti kesmişler yine. Arada biri bağlanıyor. Yaşadığımız tuhaf şeylerden biri tanımadığın birine arkadaşının, akrabanın numarasını verip, ‘ara bakalım yaşıyor mu, bana haber ver’ demek. Biz onları merak ediyoruz onlar da bizi. Ama şuan Ocak ayı kadar endişeli değilim. O zaman bana benzeyen herkes hedefti. Şuan konum meselesi. Evde kalırsan ve evin hükümetin adamlarının konulduğu yere yakın değilse yaşayabilirsin. Şimdi bugün bile ailemin ve arkadaşlarımın İran devletinden zarar görmesinden daha çok korkuyorum. En büyük endişelerimizden biri de hapisteki insanların durumu. En savunmasız, en çaresiz insanlar onlar.”
‘KARANLIĞA IŞIK TUTMAMAK İÇİN RENKLERİNİ SİLERLER’
İran rejimine ses çıkaran halkın özelde de kadınların isyanını son derece haklı bulan Sara, “Bu rejimin korktuğu kadınların kendisi değil, kadınca düşünmektir. Neden bilemiyorum. Güzellik, şefkat, zeka… Kadının güzelliği belki onları en çirkin hallerinde gösteriyor. Mesele kapanmak değil, örneğin sen sarı pembe desenli çador (İran’da kadınlar tarafından giyilen bir çarşaf) da giyersen tepki alırsın. Mesele siyah olmak, görünmez olmak, sessiz olmak, yok olmak… Sen ister kadın ol ister erkek, kendini renklerinle göstermeye çalışırsan silmeye kalkarlar. Niye? Karanlığa ışık tutmamak için” sözleriyle özetledi.
‘ÖZGÜR, EŞİT VE BARIŞIK BİR İRAN’ HAYALİ
“Özgür, eşit, barışık bir İran” hayali kuran Sara son olarak, şöyle konuştu: “Kimseye zarar vermeden istediğimiz gibi yaşayalım ve öyle güçlenelim ki başkalarının da ellerinden tutabilelim. İstiyorum ki hangi insan çaresizse İran’a sığınabilsin. Tabi ki bir hayal gibi ve herkes benim gibi düşünmüyor. Halk çok öfkeli ve bir kısmı intikam peşinde. Kaçınılmaz bir süreç. İnsan gibi yaşamak için mücadelemiz elbette devam edecek. Oradaki kadınlardan da öğrenecek çok şeyim var. Yine de 10 yıl önceki kendimi karşıma alırsam eğer, ‘daha iyisini hak ediyorsun, ne yaşamış olursan ol önemlisin, güçlüsün’ derim.”
/ Necla Demir Arvas- Mezopotamya Ajansı /











