Patriyarkal kapitalist egemenlik karşısında feminizmin konumu burjuva bir konum mudur?

Erkeklerin ayrıcalıklarından vazgeçmemek ve kadınlar üzerinde tahakkümünü sürdürmesi açısından patriyarka ve kapitalizm ortaklığı kilit bir nitelik taşır. Bu nedenle patriyarkaya karşı koyan feminist hareket özünde kapitalizme ve onun toplumsal dinamiklerine dair yıkıcı bir karşıtlığı bünyesinde barındırır…

Günümüzde kuşkusuz en önemli toplumsal hareketlerden biri Kadın Hareketi’dir. Kadın hareketi deyince aklımıza gelen ilk kavramların başında kuşkusuz feminizm geliyor. Feminizm, dünden bugüne kadınların ezilmişlikleri karşısında geleneksel alanın içine sızmış tüm gerçeklikleri faş ediyor ve erkek egemen sistemin dinamiklerine önemli bir dinamit koyuyor. Bu açıdan feminizm ve feministler sıkça geleneksel erkekçi çevrelerin de saldırılarına maruz kalıyor. Bildiğimiz anlamıyla var olan geleneksel normlar bir yana feminizme “yeni bir dünya” tahayyülünü arzu eden sosyalist çevreler de azımsanmayacak ölçüde bir karşıtlık besliyor ve önemli eleştiriler getiriyor.

Bu eleştirilerin dayanaklarına hep birlikte bakacak olursak, bunların temel argümanlarından birinin sıklıkla feminist hareketin burjuva kadınlar arasında ortaya çıkan bir hareket olarak tarih sahnesine çıkması olduğu görülür. Bu eksendeki suçlamalardan biri de feminizmin bir cinsiyet karşıtlığı üzerinden sınıf mücadelesini böldüğüne yöneliktir. Buna göre temel karşıtlık kadın ve erkek cinsiyeti fark etmeksizin sınıf karşıtlığını dayanır, feminizm ise bu anlamıyla deyim yerindeyse suni bir karşıtlık yaratarak bu gerçeğin üzerini örtmekte ve bu yönüyle burjuvaziye hizmet etmektedir. Tüm bu suçlamalar çerçevesinde, feminizmin, yine tarihsel çıkışına vurgu yapılarak, temelde burjuva kadınlarının sorunlarını temsil ettiğini söyleyenler görmek dahi mümkün. Bu nedenle tüm bunları ele alırken öncelikle, feminizmin tarihsel çıkışına, gelişimine ve patriyarkanın erkekler arasındaki dayanışmacı yapısına vurgu yapmanın önemli olduğu kanaatindeyim.

Feminizmin tarihsel çıkışı ve vurguları onu burjuva ideolojisi yapar mı?

Feminizmin tarihsel sürecine bakıldığında ilk tohumlarının atılmasında 17. yüzyıl İngiltere’sinin önemli olduğunu görürüz. Bu dönemde özellikle kendisinin öncülü olan Rönesans’ın açtığı yolda bireysel hak ve özgürlük fikirleri gelişirken aydın kadınlar da kültür dünyasında yer almaya başlar. Burjuva sınıfına mensup olan bu aydın kadınlar, kadınların erkekler karşısındaki konumlarına karşı çıkıyor, kadınların da erkeklerin dünyasına girmesini istiyordu. Bu kadınlar, kadınların erkekler tarafından ezildiğini, toplumsal bir baskı altında olduğunu söylüyordu. Mitchell’in de deyimi ile kadınlar bu talepleri öne sürerken gerçekten devrimciydiler (Arat, 2010; s. 37-39). Ancak ne yazık ki o günün kadınlarının özgürlük ve hak talepleri tam anlamıyla bilinçli bir kitle ve örgütlülüğe sahip olamamıştır (s. 39). Kadınların bilinçli eylemlerinin ve örgütlülüklerinin ivme kazanması ise Fransız Devrimi ile mümkün olmuştur. Kıtlığın etkisi altındaki Fransa’da zorlu yaşam koşullarından en çok etkilenenlerden biri açlık ve fuhuş çıkmazında olan kadınlardı. Bu zorlu yaşam koşulları, kadınların Versailles Sarayı’na yürüyerek devrime giden yolu açan önemli bir kıvılcımı çakmalarına neden olmuştur. Kadınlar, devrime giden süreçte halk hareketlerinde aktif olarak yer almışlardır (Arat, 2010: s. 39).

Dolayısıyla dönemin kadın hareketlerinin çıktığı ortam aslında devrimci bir niteliği de içinde barındırıyordu.

Peki ne oldu?

Devrim gerçekleşince kadınlar çeşitli örgütlenmelerle politika ve kültür alanında var olmaya, toplumsal alana katılmaya çalışırken gerek alanların gerekse de hak, özgürlük kazanımlarının dışına ilk itilenler oldular. Kadınların bunları kazanabilmesi içinse önemli mücadeleler vermesi ve bedeller ödemesi gerekmiştir.

Gelelim talep edilenlerin kapsayıcılığına.

Burjuva kadınların siyaset, mülkiyet ve hukuk alanındaki hak mücadelesi ile ortaya çıkan feminist hareketin kendisi ve söylemleri aslında tüm kadınlar için kapsayıcı bir nitelik taşıyordu. Çünkü bu haklar, tüm kadınların mahrum olduğu haklardı. Haklar tüm kadınlar için istenirken aynı zamanda eğitim hakkı, kadınların eş ve annelik rollerine ilişkin karşı bir duruşu da içinde barındırıyordu. Özetle tüm bu talepler ve hareketin vurguları salt burjuva kadınları ilgilendiren dar söylemler değildi aksine tüm kadınları kapsayıcı yanları olan, erkeklerin birinci sınıf kadınların ikinci sınıf insanlar olarak kabul edildiği bir dünyada kadınlara yönelen erkekçi otoriter baskılara, patriyarkal sisteme karşı çıkan söylemlerdi. Bunlar burjuva dertlerini aşan özgürlük ve eşitlik talepleriydi, bu aynı zamanda, kadınların varoluş mücadelesinin bir parçasıydı. Tüm bunlar göz önüne alındığında, feminizmi o dönemin kadınlarının sınıfsal konumlarına indirgeyerek bu hak ve taleplerin kapsayıcılığını göz ardı etmek, onu burjuva ideolojisi ilan etmek çarpıtmadır.

Sınıfı bölen gerçekten feminizm midir?

Burjuva toplumunun tarihine bakıldığında ırk, cinsiyet, etnisite vb. pek çok şekilde işçi sınıfının bölündüğünü görürüz. Bu zaten kapitalist toplumun doğasında olan kaçınılmaz bir gerçekliktir. Çünkü kapitalizmin sürdürülebilirliği adına işçi sınıfı arasındaki farklılıkları ve bunun yanındaki hiyerarşik belirlenimleri kendi lehine kullanmak önemlidir.

Peki cinsiyetler arasındaki karşıtlık bu açıdan nereye oturuyor? Öncelikle sınıf mücadelesi karşısında kadın mücadelesinin tali bir sorun olmadığını, olamayacağını belirtelim. Ancak bunun nedenleri ve buna yönelik tartışmaların geniş ve kapsamlı çerçevesi bu yazının sınırlarını aşmakla birlikte yazının patriyarka ve kapitalizm arasındaki ilişkileri açıklayan yerlerinde bunun cevaplarını da göreceğiz.

Öncelikle patriyarka, erkeklik ve kapitalizm arasındaki ilişkiye yine tarihsel vurgularla ve Hartmann’dan da alıntılarla bakalım.

Hartmann (Muller’in bulgularına dayanarak) patriyarkayı hiyerarşinin farklı basamaklarında yer alan erkekler arasında, kadınlar üzerinde tahakküm kurmaları noktasında bir dayanışma, bağımlılık yaratan toplumsal bir ilişki dizisi olarak tanımlar. Bu açıdan erkekler hangi sınıf, ırk ve etnik kimliklere sahip olursa olsun kadınlar üzerinde bir egemenlik kurma ve kadınları sömürme noktasında ortaklaşırlar (Hartmann, 2006; 29-30). Dolayısıyla antifeministler her ne kadar kadınlar ve erkekler arasındaki mücadele ekseninde feminizmin sınıf mücadelesini böldüğünü iddia etse de burjuva erkeklerle kurulan bu hegemonik bağ bunun tam tersini ortaya koymakta ve kadının özgürlüğüne giden yolda erkeklere karşı olan mücadelenin önemini ortaya koymaktadır.

Sanayi Devrimi ile kadın ve çocukların iş gücüne katılmasıyla kadın ve çocukların erkeklerden ayrı olarak ücret kazanmaları otorite ilişkilerini sarsarken ücretlerin herkes açısından düşmesine neden olmuştur (Hartmann, 2006; s.41). Erkek işçilerse bu duruma karşı çıkmış kadın ve çocukları sendikalardan ve iş gücü alanından dışlamaya çalışmışlardır (Hartmann, 2006; s.43). Clark ve Pinchbeck’in sanayileşme ve aile yapısı arasındaki tezlerini inceleyen Hartmann’ın belirttiği üzere: Erkekler her fırsatta yüksek ücretli işleri kendileri almaya ve erkek ücretlerini yükseltmeye çabalamıştır. En nihayetinde ailelerini tek başına geçindirebilecekleri bir ücret talep eden erkekler, bunu elde etmiştir. Sonuç olarak, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın başında aile ücreti bir norm haline gelmiştir (Hartmann, 2006; s.44-45). Aile ücretinin erkeklerin birincil görevinin ücretli işten, kadınların temel görevinin ise ev işlerinden sorumlu tutulduğu cinsiyetçi iş bölümünün yapı taşı olduğunu belirten Hartmann’a göre (s.53) erkek işçilerin kadınlarla eşit ücret talep etmek yerine aile ücreti talep etmelerinin nedeni kadınların evde kendilerine hizmet etmelerini istemeleriydi. Bu da patriyarka ve kapitalizm arasında kadın emeği üzerinden bir ortaklığı sağlamıştır.

Patriyarka var olmasaydı işçi sınıfı burjuvaziye karşı birleşebilirdi ancak patriyarkanın varlığı erkekleri kadınların emekleri karşısında satın almıştır (Hartmann, 2006; s.46). Bu durum erkek egemenliğinin maddi temelini iki şekilde garantiye almıştır. Birincisi, erkekler iş piyasasında daha iyi işlerde ve daha yüksek ücretli işlerde çalışırken kadınlar ucuz iş gücü haline gelmiş, bu da kadınları erkeğin ücretine bağımlı kılarken onları eş olmaya zorlamıştır. İkincisi kadınlar ev işi yapar ve çocuk bakarlarken aynı zamanda erkeğin diğer hizmetlerini yerine getirmektedir. Bu da kadınların iş gücü piyasasındaki ikincil konumunu pekiştirir (Mainardi, Zimmerman ve Weinbaun’dan aktaran Hartmann, 2006; s.47). Bu da sınıfsal çerçeveden bakıldığında asıl bölücü unsurun patriyarka ve onun avantajlı özneleri olan erkekler olduğunu ortaya koyar. Bu bağlamda erkeklerin ayrıcalıklarından vazgeçmemek ve kadınlar üzerinde tahakkümünü sürdürmesi açısından patriyarka ve kapitalizm ortaklığı kilit bir nitelik taşır. Bu nedenle patriyarkaya karşı koyan feminist hareket özünde kapitalizme ve onun toplumsal dinamiklerine dair yıkıcı bir karşıtlığı bünyesinde barındırır.

Peki neden feminizm bazı solcu çevrelerin bu kadar nefretini çekiyor?

Öncelikle feminizm deyince ortada tek bir düzleme hapsolmuş bir ideolojik çerçeveden söz edemeyiz, tıpkı solculuğun tek bir kalıba indirgenememesi gibi. Temelde feminizmi değerli kılan kadının özgürlük mücadelesinin bayrağını taşıyan ve kadınları ezen konuma yerleştiren tüm dinamikleri açığa çıkarmasıdır. Ev içi emekten piyasaya karışan emeğe, sokağa, tüm alanlarda kadınların sömürülmesini, buralardaki her türlü sömürüyü ifşa eden feminizm, esasen tüm erkeklik normlarını, hegemonik olguları da sarsar. ‘Kadın erkek eşitliğini savunuyorum’ diyen her erkeği kendi alanlarını, gerçekliğini sorgulatmak zorunda bırakır. Sorgulamasa da feminizm gelip oraya dokunur ve rahatı bozar.

Otorite kolay vazgeçilir değildir, bunu biliyoruz. Erkekler ise kadınların özgürleşme mücadelelerinde bile söz sahibi olarak orada bir hegemonya kurmak ister. Arzuladıkları kendi sınırlarından taşmayan bir eşitliktir. Oysa feminizm kadınları özneleştirme mücadelesidir aynı zamanda. Söz konusu solcu çevreler tam da bu özneleşme gerçekliğine karşıdır. Dinde erkeğin kaburgasından yaratılan kadının var olması için nasıl ki erkeğin varlığı temel bir gerçeklik ise solcu çevrelerin ortamları için de kadın yanlarında taşıyacakları bir nesnedir. Kadının yoldaşlığı belirli bir sınır içindedir, tek başına bir yeri yoktur. “Kadınsız hayat mı olur” söylemlerine sıkıştırılan kadınlık olgusu kendi kanatları altında yeşeren bir yoldaşlığın tezahürüdür. İstenildiğinde cinsellik yaşanacak, istenildiğinde bildiri dağıtacak, yazı yazacak, eylemlerde boy gösterecek ama bunu hep kendi belirlediği sınırlar içerisinde yapacak kadın yoldaşlığıdır arzuladıkları. İşte feminizm tam da bu kanatların altından çıkıp kendi kanatlarını yapma mücadelesidir. Kanatların üzerindeki çifte standardı görür. Çünkü evde kadını sömüren, yan yana iken kadına sınır ihlalinde bulunan erkeğe ‘hayır sen bu düzenin bir parçasısın’ der. Örgüt içerisindeki o erkeklik bağlarına ‘dur’, der. O düzeni sarstığı için de lümpenlikle, burjuva olmakla suçlanır.

Erkeklerin tacizi söz konusu olduğunda bunu kapitalist toplumda yaşamanın bir bozulmuşluğu olarak gören, affedici olan solcu örgütler, söz konusu kadının en ufak bir hatası olunca bunu kovmak için yeterli bulur. 8 Mart’ta kadının cinsel özgürlüğü için açtığı pankartı ise aşırı ve burjuva bulur. Fakat kendileri ile cinsellik istemediğinizde ise sizi geri kafalı, bağnaz bulmaktan çekinmezler. Çünkü kadının cinselliği de bu sınırlar içerisinde var olmalıdır. Kadının cinselliğine sahip çıkışı, bedeninin varlığını haykırışı bir tehdittir. Kadın bedeni ile ne kadar barışık ise onların belirlediği cinsel ve bedensel sınırlardan taşacaktır. Kadının bir özne olarak emeğine sahip çıkışı onun evdeki sömürüsünü sarsacaktır. Bu yüzden feminizmi burjuva ideolojisi olmakla suçlar.

Sonuç

Sonuç olarak, feminizm dönemin burjuva aydın kadınlarının talepleri olarak ortaya çıksa da bu talepler tarihsel süreçte kapsayıcı bir niteliğe oturmuş ve kadınların hak mücadelesi feminizmle birlikte bir varoluş savaşına dönüşmüştür. Çünkü kadınların bedensel, ev içi emek, duygusal emek sömürüsü sınıfsal dengelerin dışına taşan bir varoluş mücadelesidir. Tarihsel süreçte sosyalist kadınlar dahil olmak üzere erkek egemenliğinin boyunduruğu altında kalan ve bunun için mücadele veren kadınların büyük kısmı feminist mücadele içinde konumlanmıştır. Zira gerçek olan şuydu ki erkekler hiçbir alanda politik görüşleri, sınıfsal konumları ne olursa olsun erkek olma ayrıcalıklarından vazgeçmiyordu. Bu da kadınların taleplerini erkeklerden ayırıyor. Zaman içerisinde özellikle ikinci dalga feminizmle birlikte yükselen kadın hareketi ise erkeklerin ve kadınların toplumsal ve ev içindeki konumlarını sorgularken onları bir araya getirmiştir. Kadınların ev içi emek, eşit işe eşit ücret, kürtaj hakkı vb. gibi talepleri ortaktı. Dolayısıyla feminizm aslen kadınların taleplerinin ve kadın hareketlerinin birleştirici bir çatısı olmuştur. Dünden bugüne feminizm içerisinde gelişen cinsiyet temelli tartışmalar süredursun feminist kadınlar bugün tüm ayrıcalıklı konumları da tartışarak bunun bilinci ile ayrıcalıksız, erkeklerle eşit bir dünyayı düşlemektedir. Bu nedenle liberal feminizmin çıkışlarına ve buna dair eleştirilere yoğunlaşarak buradan feminizmi burjuva ideolojisi olarak nitelendirmek yerine, bugünün sosyalist Marksist feministlerine, kadınların emek, beden eksenli mücadele hatlarına bakmak elzemdir. Buraya bakmak yerine ısrarla burjuva ideolojisi, sınıfın bölünmesi gibi söylemlerin ardına takılanların ise derdi erkekliğin sarsılmasıdır.

Kaynaklar

Arat, N. (2010). Feminizmin ABC’si. Say Yayınları

Hartmann, H. (2006). Marksizmle Feminizmin Mutsuz Evliliği. Çev. Gülşad Aygen. Agora Kitaplığı

/Kaynak: ÇatlakZemin/

Öne Çıkanlar