Tülay Akdemir: Yazmak bir direniştir; Travma, yas ve kolektif hafıza

Bu yazı, Ankara’da başlayan dayanışmanın ve Suruç ile Ankara Gar katliamlarında yok edilen küçük ailemin, dört kadının, Ezgi’nin, Polen’in, Berna’nın ve Deniz’in ardından, hatırlamak, unutulmaması gerekeni yeniden söyleyebilmek ve bir hafıza için yazıldı.

Ezgi, Polen, Berna ve Deniz için.

Bazı karşılaşmalar hayatımızdan geçip gitmez, hafızamızda yaşamaya devam eder. Bir sohbet, bir sarılma, masanın etrafında paylaşılan çay… O anda bunun neye dönüşeceğini bilmeyiz ama karşılaşmalar daha ilk anda başka bir yerden geldiğini hissettirir. Bir araya geldiğimizde bunun sıradan bir tanışma olmadığını hissediyorduk. Aramızda kadınların birbirine yaslanarak kurduğu kadim bir bağ vardı. Sanki çok eskiden beri var olan bir dayanışmanın içinden geçerek hayatımıza değmiş gibi. Sonradan anlarız, o anlar yalnızca kişisel anlar değildir. Travmanın, kaybın ve hafızanın birbirine karıştığı bir zamanın parçalarıdır.

Bu yazı, Ankara’da başlayan dayanışmanın ve Suruç ile Ankara Gar katliamlarında yok edilen küçük ailemin, dört kadının, Ezgi’nin, Polen’in, Berna’nın ve Deniz’in ardından, hatırlamak, unutulmaması gerekeni yeniden söyleyebilmek ve bir hafıza için yazıldı.

Sıradan bir günün içinde takvime baktım. Tarih 10 Ekim’di. O an bedenim benden önce hatırladı. Ne olduğunu tam anlayamadan yere yığıldım. Kendime geldiğimde yalnızca başım dönmüyordu, içimde yıllardır sessiz kalan acı da yeniden konuşmaya başlamıştı. Belki bu yazı tam o anda başladı.

Bazı duygular ve tanıklıklar içimizden çıkamadığında sessizce travmaya dönüşür. Susmadım ama içimden nasıl çıkaracağımı bilemedim.

Bazı hikayeler toprağın altında kalmaz, geride kalanların omuzlarında emanet gibi bırakılır. Ama en önemlisi, anlatılamamış ve yazılamamış bir öykünün yasını tutabilmek için yazmalıyım. Çünkü bazı hikâyeler toprağın altına gömülenlerle kalmaz, geriye kalanların omuzlarına bir vasiyet gibi yüklenir.

Berna’yı, Deniz’i, Ezgi’yi, Polen’i… Onları Ankara’da tanıdım ve bilmeden bir hatıra halkası ördük birlikte; dayanışmayla, seçimle bir aile kurduk. Berna öyküsünü anlatacaktı, ben yazacaktım, Deniz çay demleyecek, Ezgi ve Polen kedilerimize bakıp, çiçeklerimizi sulayacak, Berna’ya deyiş dinleteceklerdi ama bazı cümleler yolda kalır. Bazı insanlar da o cümlelerle birlikte.

Travma literatürü bize şunu söyler; yaşanan yalnızca bir acı değildir, aynı zamanda susturulmuş sestir. Judith Herman’a göre iyileşme, bastırılmış olan o sesi yeniden geri kazanmak, travmatik deneyimi anlatıya dönüştürmekle mümkün kılar. Shoshana Felman ve Dori Laub ise, travmada “tanıklık” vurgusu yapar; travmada, bir tanık olmadan iyileşme olmaz, anlatan ve dinleyen birlikte iyileşir.

Belki de bu yüzden de yazıyorum. Şimdi bu yazı, benim on yıllık gecikmiş tanıklığımdır. Hem o yerinden oynamış dünyanın kaydı, hem de hâlâ yaşayanların sessizce tuttuğu yasın öyküsüdür. Unutmamak, unutturmamak ve adalete çağrı için yazıyorum.

O salonda başlayan cümle

Her şey o bahar, Ankara’da başladı.

Kaos GL ödül törenindeyim. Öyküm bir ödül aldı ve sahneye çıktığımda Umut mikrofonu elime tutuşturup “Bir konuşma yap,” dedi. Hiçbir hazırlığım yoktu ama ilk cümlem netti:

“Her kadın kendi öyküsünü yazmalı.”

O salondaki yarıya yakın insanı bir daha göremeyeceğimi bilmiyordum. O an bu sözler hem kendi yaşadığım deneyime hem de o salonda bulunan herkesin taşıdığı hikayelere, sessiz kalmış hayatlara dair bir çağrıydı. Çünkü yazmak sadece anlatmak değildir. Yazmak; hatırlamak, aktarmak ise bir direnişti.

Berna, Deniz, Ezgi ve Polen

Etkinliğin ardından, o üç gün boyunca göz göze geldiğim ama tanışmadığım, el ele bir çift yaklaştı yanıma. İçten bir gülümsemeyle biri,

“Çay, sigara eşliğinde tanışalım mı?” dedi. Samimi bir teklifti.

Sigarasını uzatan kadın “Ben Berna,” dedi. Yanındaki kadın gülümsedi,

“Ben Ayşe Deniz ama bana Deniz de.”

Sohbetimiz hemen öykü yazmak ve hayat üzerine neşeli bir paylaşıma dönüştü. Berna art arda sorular sorup heyecanla cevapları bekliyordu.

Deniz ise tüm sabrı ve olgunluğuyla araya girip “Seni yormuyoruz değil mi?” diyor, Berna tekrar devam ediyordu.

Biz konuşurken, uzaktan genç bir kadın çift ilgilenerek bize yaklaştılar, çekingen ama merakla yavaş yavaş yanımıza geldiler. Sanki konuşmamızın içinde bir şey onları çağırmıştı. Berna bir ara bana döndü, “Bir çocuğun var mı?” diye sordu. “Var,” dedim.

O an genç kadınlardan biri adım attı, ürkek ama kararlı bir sesle, “Tanışmak istiyoruz biz” dedi.

“Tabii ki çok mutlu olurum” dedim. “Ben Ezgi” dedi, diğeri gülümsedi, “ben de Polen” dedi. “Ne güzel kadınlarsınız siz” dedim.

“İlk defa tanışıyoruz ama sanki çoktan tanışmışız gibiyim” dedi Ezgi ama gözlerinde tanıdık bir şey vardı, kelimelere dökülmemiş bir acı.

Berna oradaki acıyı hissetmiş gibi, “Hadi hep beraber çay içmeye gidelim, bu uğultudan yoruldum, daha rahat sohbet ederiz,” dedi. Reddedilmez bir davetti.

Küçük bir masada kurulan dayanışma

Ankara sokaklarında beşimiz yürürken bir dayanışma filizlenmeye başladı. Konuşmalar derinleşti, kadın olmak, kadınlarla kurulan dayanışma, kimlikler, ezilmişlik, dönüşüm… bazen sadece bir sessizlik. Her biri bir başka kadının hikayesinin yankısıydı. Küçük, bahçeli bir kafeye oturduk. Kahveler geldi, sigaralar yandı. Yan masada bol kahkahalı fotoğraflar çekildi, kahkahalar birbirine karıştı. Konuşulan her şeyin özü aynıydı: Bir kadının düşmemesi için diğerinin uzattığı el.

Birbirimizi değiştirmeye çalışmadan kabul ettiğimiz bir alan oluştu. Feminist belleğin ilk biçimi belki de buydu: Bir el, bir bakış, bir tanıklık, bir duygu.

Sevginin politikliği

Bir noktada Ezgi konuşmaya başladı.

Ailesine kendini açmış ve destek beklemiş ama ailesi onu evden atmıştı. Bir yanı hayal kırıklığı, dışlanmak diğer yanı kahredici bir acı onu sarmalamıştı. O gece Ezgi bana sıkıca sarıldı ve ağlayarak titrek bir sesle konuşmaya başladı:

“Onu çok seviyorum. Neredeyse iki hafta oldu evimize taşınıp, bir aile olalı ama çok korkuyorum. Ailem beni istemedi. Onlara açıldım, sokak ortasında bıraktılar. Ya bunu kaldıramazsam, ya onu eksik seversem, ya kırarsam, ne yaparım?”

Ezgi o gece bana sarıldığında korkusu sadece kişisel değildi. Titreyen sesiyle, “ya bunu kaldıramazsam?” dediğinde, aslında taşıdığı şey yalnızca bir ilişkiye dair kaygı değildi, dünyayla kurduğu bağın kırılganlığıydı.

Sonradan düşündüğümde, Sara Ahmed’in “mutluluk komutları” dediği şey tam da buydu. Ahmed, toplumun bize hangi sevgilerin “kabul edilebilir” olduğunu söyleyen görünmez talimatlar verdiğini söyler. Topluma göre sevgi, “doğal” bir duygu gibi sunulsa da, aslında kimin “doğru” sevgiyi hak ettiğini, kimin “yanlış” olduğu için dışlanacağını belirleyen politik bir rejimdir. Aile sevgisi çoğu zaman koşulsuz gibi anlatılır ama aslında çoğu zaman şartlıdır. Ancak sen onların belirlediği normlara uyduğun sürece sana sunulan bir lütuf gibi.

Ezgi o normların dışına çıktığı anda sevginin nasıl bir dışlanmaya dönüşebildiğini yaşamıştı.

Sevgi, duygusal bir birleştirici gibi görünür ama aslında iktidarın yapışkan bir aracıdır. Kadınlar ve queer’ler normatif sevgi rejiminin dışına itilir.

İşte o gece bizim kurduğumuz şey, Sara Ahmed’in tanımladığı bu “şartlı sevgi rejimine” karşın kadınların dayanışmasıydı. Bu, bell hooks’un tarif ettiği “sevgi”ydi belki de. bell hooks için sevgi, pasif bir duygu değil, “bilinçli bir eylemdir; politik bir tercihtir.” Sevgi, bir bağ kurma sorumluluğudur; patriyarkanın tahakkümüne karşın, politik tercih yapmak.

Biz o gece, Berna ve Deniz’in yıllardır ördüğü, Ezgi ve Polen’in o iki haftalık taze evinde yeşerttiği o radikal eylemi, sevgiyi seçtik. Birbirine bakım vermek, bağ kurmak ve o bağı sürdürmek bilinçli bir seçimdir. O akşam kurduğumuz şey belki de buydu. Kan bağıyla değil, seçimle kurulan bir yakınlık.

Birimiz tekrar yazmaya başlamıştı, birimiz kelimelere küsmüştü, birimiz evden kovulmuştu ama dünyayı kucaklamaya öğreniyordu. Birimiz elleriyle çalışıyordu, parçalanmış parmak uçlarıyla ama kalbi en yumuşak ve güçlü yerinden atıyordu. Birimiz sevgisini gizlemek zorunda kalmamıştı ilk defa, birimiz ilk defa “anlaşıldığını” hissetmişti.

Sara Ahmed, feminist dayanışma, acıların aynı olmasından değil, acıların tanınmasından doğar der. Toni Morrison ise, eğer bir yara paylaşılıyorsa, o artık bir yara değildir, bir hikayedir der.

Deniz o an bize bir isim bulmuştu:

“Dışlanmışların dayanışması.”

Sara Ahmed, bell hooks ve Adrienne Rich derler ki, dışlananlar kendi hafızalarını, deneyimlerini, arşivlerini ve adalet yollarını yaratırlar.

Bu, dışlanmışların birbirine tutunma biçimiydi, kendi hafızalarını birbirlerinin avuçlarında taşıyarak alan açmaktı. Bu birliktelik, acıyı yok etmeyi amaçlamadı ama yalnızlığı bölen, iyileşen, nefes alan ve alan açan bir yerdeydi.

Yarım kalan öykü

Gece ilerlerken Berna’ya işini sordum; nasırlı ve paramparça ellerini gösterdi. Elini tutup, avuçlarını öptüm.

Deniz, “İlacını yine sürmeyi unutmuşsun,” diyerek çantasından bir merhem çıkarıp Berna’nın parmaklarına sürdü ve ardından parmak uçlarını öptü.

Gözyaşlarım aktı o sevgi karşısında. Polen gözyaşlarımı sildi, Ezgi bana sarıldı.

Bir ara fark ettim ki Berna’nın gözlerinde sözcüklere dökülmemiş bir şey vardı. Deniz “Söylemeyecek misin?” dedi.

Berna biraz derinlere daldı ve ardından, “Öykümü yazmalısın. Düşündüklerimle yazdıklarım aynı olmuyor, yapamıyorum, yanımda ol,” deyince şaşkınlıkla Deniz’e baktım. Deniz, Berna’nın yanağına kocaman bir öpücük kondurup, gözlerindeki o pırıltıyla, “Tülay, Berna’nın öyküsüne tanık olmalısın ve onun öyküsünü yazmalısın” dedi. Deniz’in gözlerinde kadim bir bilgelik vardı, kabul ettim.

O an fark ettim ki, öyküler birbirine güvenmeli ve orada buluşmalı, birbirinde dinlenmeli, birlikte kök salmalı ve oradan kadınların tarihi akmalıydı.

Hadi başlayalım dediğimde ise Berna, “Yok öyle ben anlatayım sen yaz değil, bir araya geliriz, çaylar eşliğinde dostluğumuz başlar, zaten bakmışsın öyküm çatlağından çıkmış, akıyor.”

Ama bazı hikayeler tamamlanamazmış.

Berna’nın küçük ama unutamayacağım bir alışkanlığı vardı. Çayıma koyacağım şekeri kıramadığımı fark etti. Ben söylememiştim. Belki kendim bile tam farkında değildim ama o anlamıştı. O andan sonra masada kiminle konuşuyor olursa olsun, her çay geldiğinde şekeri kırıp, bardağıma koyardı. Bazen fark ederdim bazen etmezdim ama o hep yapardı. Berna gittikten sonra bir şey daha fark ettim. Çayıma şeker koyamıyorum.

Gece ilerledikçe Ezgi ve Polen gitme kararı aldı. Onlara kalacak yer teklif ettik ama reddettiler. Yeni hayatlarında bolca mutluluk diledik ve davet aldık, “biz de artık bir aile olduk,” dedik.

Ezgi ağladı, Polen sarıldı; hepimiz birbirimize sıkıca sarıldık, defalarca sarıldık, hem güldük hem de göz yaşlarımız birbirine karıştı. Temmuz sonunda beşimiz hep beraber Ankara’da buluşma sözü verdik. Berna üniversite sınavına girecekti ve çok istediği psikoloji bölümüne yerleşmeyi amaçlıyordu. Polen ve Ezgi’nin üniversiteleri tatile girecekti. Herkes koşturmalarını bitirdikten sonra tekrar buluşacaktık.

Temmuz ve Ekim: Kayıplarımız

Yoğunluk içinde Berna’nın öyküsünü yazmayı erteledim. Zamanımız olduğunu sanıyordum. Ne de olsa zamanımız vardı.

20 Temmuz 2015’te Suruç Katliamı oldu. Önce Ezgi’nin ölüm haberini aldım. Tüm inançlardan Polen’e bir şey olmamıştır diye dua ettim ama onun da ölüm haberi geldi.

Berna’ya ulaştım. Telefonda “Çocuklarımızı öldürdüler Tülay, gel gömelim kızlarımızı!” diye feryat etti.

Çok ağladık, çok. Ailemizden geriye üç kişi kalmıştık. Deniz’in sesi çekildi hayattan. Berna, “Deniz konuşamıyor, yataktan çıkmıyor,” dedi, yine çok ağladık.

Bu, travmanın ilk darbesiydi.

82 gün sonra, 10 Ekim’de Ankara Gar katliamı oldu. O gün Berna ve Deniz’i de kaybettim.

Travmanın donma hali ve tanıklığın yükü

10 Ekim’den sonra içimde zaman durdu. Travma literatürü buna “donma hali” der. İnsan bazen kaçamaz, savaşamaz, konuşamaz, sadece donar.

Benim donma halim yıllarca sürdü.

Yas, bazen bir sessizliktir. Sanki içimde, bir yerlerde, konuşmadan var olan bir kalabalık yaşadı on yıl boyunca. Her “nasılsın” sorusunda, içimden bir başka yüz geçti. Birinin kahkahası, birinin elleri, birinin son sözü… Yazıya dönüştürmek yıllar aldı, çünkü her kelime bir veda gibiydi. Ama sonra fark ettim; yazmak, aslında içinden çıkarabilmekmiş, kolektif bir hafızayı çağırmakmış.

Yas, yalnızca kaybettiklerine değil, onlarla birlikte kaybettiğin kendi hâline de tutuluyor.

Judith Butler’a göre yas, sadece bireysel bir duygu değil, toplumsal ve politik bir eylemdir. Kimin kaybının “yas tutulabilir” olduğuna toplum karar verir, bu da iktidarın aracıdır. Bazı yaşamlar, baştan yas tutulmaya değer görülmez. Feminist bellekte “yas tutulamayan” kadınlar ve kimlikler için yas, bir direniş biçimine dönüşür.

Yazmak ve yas

Ama sonra yazmaya başladım, acıyla, öfkeyle, eksik kalarak ve özlemle. Ve yazdıkça, o donmuş zaman çözülmeye başladı. Yazdıkça Polen’in, Ezgi’nin, Berna’nın, Deniz’in kokularını hatırlamaya, gülüşlerini görmeye, ses tonlarını duymaya başladım. Ve anladım ki, yazmak bir veda değilmiş, birlikte yaşamayı öğrenmekmiş.

Felman ve Laub ise, travma anlatısının merkezine tanıklığı koyar. Anlatan ve dinleyen birlikte iyileşir.

İşte feminist bellek ve kolektif dayanışmanın iyileştirici gücü tam da budur. Bizim “kişisel” yasımız, aslında en başından beri politiktir. Ve bu politik yası sağaltmanın yolu, onu yine politik bir eylemle, yani kolektif hafızayı örerek, birbirimizin tanıklığını tutarak iyileştirmektir.

Yazmak, o donmuş, durmuş zamanı yeniden akışa geçirmektir.

Yazmak bazen de bir yara gibi açıyor insanı ama o yaradan ışık da sızıyor. Kadınların birbirlerinin hikayelerine tanıklık etmesi iyileştirici bir eylemdir. Yas, hafızaya tutunarak yolunu bulur çünkü bazen yastan, umut doğar.

Yarım kalan tanıklık

Berna bana ne anlatacaktı, ben ne yazacaktım, siz ne okuyacaktınız, bilmiyorum. Onun öyküsünü dinleyemedim, tanığı olamadım. Berna bana öyküsünü emanet edecekti ama yokluğunu emanet etti. Şimdi ben kendi tanıklığımı yazmak istedim. Berna’nın, Deniz’le başlayan ve Ezgi, Polen ve benimle genişleyen bir ailesi vardı. Şimdi bu aileden sadece ben hayatta kalarak tanıklık ediyorum.

Bu metin, soyut bir yastan ibaret değildir. Bu, benim tanıklığım ve o kolektif ailenin tarihidir. Hafıza, isimleri kaydetmektir. Benim ailem, bu ülkenin yakın tarihine kazınan iki büyük katliamla yok edildi.

Önce, 20 Temmuz 2015’te, Suruç Katliamı’nda, 33 kişiden ikisi, pırıl pırıl umutlarıyla yola çıkan dostlarım, Hatice Ezgi Sadet ve Polen Ünlü’yü toprağa verdik.

Bu ilk darbenin acısı dinmeden, 82 gün sonra, 10 Ekim 2015’te, Ankara Gar Katliamı’nda, ölen 104 kişiden ikisi, can yoldaşlarım Berna Koç ve Ayşe Deniz’i kaybettim.

Bu isimler birer sayı değildir. Onlar, faillerini tanıdığımız, ihmallerini bildiğimiz cinayetler zincirinin kurbanlarıdır. Onların isimlerini buraya yazmak, feminist hafızanın sessizliğe ve unutturmaya karşı direnişidir. Bu, benim adalete çağrımdır.

Ezgi’nin ailesi, Ezgi ile Polen’in yan yana gömülmesini sağladı. Polen’in mezarına ilk toprağı Ezgi’nin babası attı. Deniz ve Berna da yan yana gömüldü.

Bazen hayatın içinde tanınmayan bağlar, ölümden sonra bile inkar edilemeyecek kadar açık hale gelir. Bazı insanların hayat boyu savunduğu bağlar, en sonunda toprağın içinde de birbirine kavuşur ve orada kök salmaya devam eder.

Hatırlamak

Toplumsal hafıza erkek merkezlidir. Kadınlar ve queer hayatların hikayeleri ya silinir ya da görünmez kılınır. Bu yüzden feminist hafıza yalnızca geçmişi anlatmak değildir. Aynı zamanda bir adalet arayışıdır.

Feminist hafıza, bir kadının hikâyesi diğerine yalnız olmadığını hatırlatır. Kimsenin hikâyesi tamamen bitmez; birinin cümlesi diğerinin kaleminde, birinin sesi diğerinin hafızasında yaşamaya devam eder. Belki de hafıza dediğimiz şey budur. Yarım kalanı kendi içimizde sürdürmek. Eksik kalanı tamamlamaya değil, onunla yaşamaya razı olmaktır.

Berna çayıma şeker kırardı, onun ölümünden sonra çayımı şekersiz içiyorum.

Bazen düşünüyorum, belki de hafıza dediğimiz şey bir tür ortak kalp atışıdır. Birimizin sustuğu yerde diğeri hatırlıyor, birimizin kaybettiğini diğeri yazıya çeviriyor. Hatırlamak bu yüzden bir görev değil, bir direniştir. Ve yazmak, o direnişin en sessiz ama en güçlü biçimlerinden biridir. Kolektif kadın umudunun yankısını çoğaltan bir hafıza tutuşu.

/Çatlak Zemin/

Öne Çıkanlar

İlginizi Çekebilir