Asıl hedefimizden git gide uzaklaştık gibi hissediyorum. Bu uzaklaşma bütün enerjimizi bütün öfkemizi birbirimize yöneltmemize sebep oluyor gibi düşünüyorum. Ama biz birbirimizin yurdu değil miydik?
Bu yazı bir serzeniş, bir iç döküm, bir özeleştiri ve bir de eleştiri barındırıyor. Ama kurguya nereden başlamak gerekiyor o kısım akışta belli olacak sanırım.
Bir döngüdeyiz uzun zamandır; adalet, siyaset, söz, eylem hepsi bize cephe oluşturmuş sanki. Biz derken kastettiğim erk olmayan tüm canlılar elbette. Sabahları cinayet haberleri ile karşılıyoruz, kadın+lar her gün öldürülüyor, öğlenleri okullarda şiddet ve katliamlar derslere giriyor. Günün ilerleyen saatlerinde iş cinayetleri, gözaltına alınan mücadeleci işçiler, barış, ekoloji, kesilen ağaçlar…
İnsan dışındaki tüm türlere yapılan eziyetler akşamları kapatıyor. Neresinden tutsak elimizde kalan bir sarmal. Adeta kuşatma altında gibiyiz ve ne yapacağımız konusunda kafamızda savrulan düşünceleri helezondaki bir girdap içerisinde taşıyor beynimiz. Bu çok yorucu. Bir taraftan bizi kendi içimize hapseden ekonomik bir döngüdeyiz, neyi tutmalıyız diye sürekli elimize aldığımız şeyleri geri bırakıyoruz.
Patrona karşı işçiyiz, ya karşı çıkar açlıkla sınanırız ya da vicdanımızın sesini kısarız
Devlete karşı bir oyuz, ya oy vermeyiz ötekileşiriz ya da sistemin bir parçası oluruz
Erkeğe karşı bir metayız, ya isyan ve mücadele ederiz ya da boyun eğer izin verdikleri kadar yaşarız.
Sistem içinde bir çarkız, ya bu makineyi durdururuz ya da sadece kırılırız ve yerimize yenisi gelir. Peki şimdi biz hangisini tutmalıyız, ellerimiz hangisinde daha sıcak? Çoğumuz hangisini tutuyor? Hangisinde çoğunluğuz? Hangisinde çok? Burası bir iç döküm oldu, neyse ben devam edeyim.
Beynimiz bir helezon taşıyor demiştim sanırım en son, oradan devam edeyim. Burada bir açıklama yapsam iyi olur. Helezonlar cevher hazırlamada, cevheri yani hammaddeyi zenginleştirme işleminde kullanılan bir makinedir. İçerisinde dönen bir mekanizma vardır, bunu açılı duran bir vida gibi düşünün, cevher yani maden, baş kısımdaki ağızdan bırakılır, helezon döndükçe malzeme girdap halinde döner, döndükçe küçülür ve içerisindeki istenmeyen malzemeyi bünyesinden atar. Dönüş sonunda aşağı ulaşan cevher artık daha temizdir.
Beynimiz de bence böyle çalışır, fikirler içeride döndükçe aradan kötü olanlar elenir, en sonunda temiz bir fikir ile açığa çıkar. Ama galiba biz uzun zamandır bu girdapta hapsettik düşüncelerimizi. Sanki birileri helezonun ağzını kapattı ve atmak istediğimiz ne varsa sürekli sisteme dahil oluyor, asıl fikir döndükçe parçalanıp ufalıyor, yok olmaya yaklaşıyor ve biz artık sadece o atıklarla uğraşıyoruz gibi. Hani bizi sarmalayan ve artık hayatımızda olmayan adalet, hukuk, eşitlik, barış, gibi kavramları helezonun ağzından bıraktık, aşağıya inmesini bekliyorduk ama biri çıkışı kapattı ve biz içeride birbirimizle uğraşıyoruz. Malzeme çıkıştan çıkmazsa düşmanı nasıl alt edebiliriz? Bizim savaştığımız asıl konu içeride mi? Yoksa hedef dışarıda, o istediğini istediği gibi yapmaya devam mı ediyor? Bu da bir serzeniş olsun o zaman.
Peki ben ne yapıyorum? İşin aslı, oturmuş bu dönüşün yavaşlamasını bekliyorum. Ama çok iyi biliyorum ki hız aşağı yönlü olunca artar. Kollarımı göğsümde bağladım izliyorum, azıcık gevşetsem ellerim belime gidecek ve öfkemi bağırmaya başlayacağım, o terliği elime alacağım ve koşacağım buna eminim. Ama o kadar gerginim ki, o kadar öfkeliyim ki, bu öfke adeta beni kilitlemiş durumda. Bana birileri dokunsa yatışacağım belki. Sanırım birilerinin bana dokunmasını bekliyorum. Bilmiyorum, galiba bu kısmı bir özeleştiri olarak yazıyorum.
Peki ben ne istiyorum? Yani artık lütfen şu birbirimizle uğraşmaktan vazgeçelim istiyorum. Asıl hedefimizden git gide uzaklaştık gibi hissediyorum. Bu uzaklaşma bütün enerjimizi bütün öfkemizi birbirimize yöneltmemize sebep oluyor gibi düşünüyorum. Ama biz birbirimizin yurdu değil miydik? Birimiz tökezlediğinde diğerimiz koluna giren değil miydik? Birimizin başına bir şey geldiğinde diğerimiz yanına ilk koşan değil miydik? Biz birbirimizin üstünde tepinirken arkadan bizi kuşatan duvarları kim görecek şimdi? Kim bize ıslık çalıp işaret verecek şimdi? Elimizdeki meşaleleri ateşle kim buluşturacak şimdi? Ve evet sonunu eleştiriyle bağlamak lazımdı sonuçta. Uzun zamandır kafamda sürekli aynı soru dolaşıyor; biz asıl düşmanı ne zaman unuttuk? Peki şimdi ne yapmalı?











