İran ve Rojhilat Kürdistanı’nda kadınlar; imparatorluklardan modern ulus-devletlere, dini tahakkümden siyasal İslam’a kadar erkek egemen sistemlere karşı tarih boyunca özgürlük mücadelesinin öncü gücü oldu.
Rojbin Deniz Jinha için yazdı:
İran ve Rojhilat Kürdistanı tarihinde kadın öncülüğü, yalnızca bireysel kahramanlıkların toplamı değil; merkezi devlet yapılarının asimilasyoncu ve tahakkümcü politikalarına karşı gelişen yapısal direnişin en canlı bileşenleridir. İrani ve Kürt toplumunda kadınlar, tarih boyunca kriz anlarında toplumsal direnişi harekete geçiren stratejik bir “öncü güç” rolü üstlenmiştir. Bu öncülük biçimi, Kürt toplumunun tarihsel belleğinde yer alan demokratik ve komünal köklerle birleşerek merkezi erkek egemen iktidar yapılarına karşı güçlü bir öz-savunma mekanizmasına dönüşmüştür. İrani toplumlarda ise bazı dönemler bireysel, bazı dönemlerde ise kolektif mücadele alanlarına dönüşmüştür. Günümüzdeki toplumsal direnişin karakterini anlayabilmek için, bu iradenin beslendiği mitolojik mirasın, inançsal temellerin ve toplumsal hafızanın; askeri, siyasi ve kültürel alanlarda nasıl kurumsal bir direniş bilincine evrildiğini incelemek gerekir.
Aryeni kadınının toplumsal statüsü ve direnişçi karakteri, Mezopotamya’nın derinliklerinde yer alan ana-eksenli mitolojik figürler ve inanç sistemleriyle doğrudan ilişkilidir. Bu ontolojik altyapı, kadının toplumsal yaşamdaki belirleyici konumuna kutsallık ve ahlaki meşruiyet kazandırmıştır.
Kürt toplumunda kadına yalnızca biyolojik değil; aynı zamanda inançsal, toplumsal ve yapısal bir anlam yüklenmiştir. Kürt kültürünün temel omurgasını kadınlar oluşturur. Bu nedenle kadınlar, yaşamın birçok alanında doğal otorite ve karar mekanizmalarının etkili bir öznesi olarak önemli roller üstlenmiştir. Kürt kentlerinde ve yerleşim alanlarında kadınlar, saygının gösterildiği, sözün ağırlık kazandığı toplumsal dokularda konumlandırılmıştır. Rojhilat Kürdistanı’nda kadınların inançsal ve felsefi konumu da özel bir önem taşımaktadır. Yarsanizm’in temel öğretilerinden biri olan “Haftan” (Yedi Ten) içerisinde kadın, hiyerarşik olmayan bir statüyle yer alır. Özellikle Xatun Rezbar, tanbur çalan, eğitim veren, manevi ve toplumsal tartışmalarda söz sahibi olan önemli bir kadın figürü olarak öne çıkar.
Bu içsel özgürlük modeli, Büyük İskender’in yıkıcı seferleriyle başlayan dış istilalar karşısında en güçlü direnç hatlarından birini oluşturmuştur.
Kadınların kalesi Zagroslar, Büyük İskender’in ordusunu dumura uğrattı
Büyük İskender’in Hellenizm projesi, Mezopotamya coğrafyası açısından yalnızca askeri bir işgal değil; aynı zamanda sistematik bir kültürel soykırım girişimi olarak da değerlendirilmiştir. Bazı anlatılarda, İskender’in 40 bin Zagroslu kadını zorla kendi askerleriyle evlendirme politikası, biyolojik ve kültürel asimilasyonun bir aracı olarak yorumlanmaktadır. Demosthenes’in “Zevk için fahişelerimiz, bakım için cariyelerimiz, çocuk doğurması için eşlerimiz var” şeklindeki cinsiyetçi tasnifi, dönemin ataerkil zihniyetini yansıtan örneklerden biri olarak değerlendirilebilir. Buna karşılık Zagros coğrafyasında gelişen direniş kültürü, kadınların askeri ve toplumsal mücadelede aktif roller üstlenmesine zemin hazırlamıştır.
Bu mücadelede öne çıkan iki Kürt kadın vardır; Yutap, Ariyo Barzan’ın kız kardeşi olarak Büyük İskender’e karşı ordu komutanlığı yapmış, dağların özgürlükçü karakterini askeri savunma stratejileriyle birleştiren bu direniş anlayışı yerel hafızada önemli bir yer edinmiştir. Benzer biçimde Menîjê, Hewraman’ın ulaşılmaz zirvelerinde direniş kurarak kadınların özgürlük tutkusunun teslim alınamayacağını kanıtlamıştır. Bu direnişler, Mezopotamya’nın kadını toplumsal yaşamın aktif ve özgür öznesi olarak gören kültürü ile kadını dıştalayan ataerkil anlayışlar arasındaki tarihsel çatışmanın simgesel örnekleri olarak değerlendirilebilir.
Kadın bedenine ‘fetih’, ganimet, Necaset ve Sixe Darbesi
Sasani İmparatorluğu döneminde Zerdüştlüğün devlet dini haline getirilmesi, öğretinin özgürlükçü ve toplumsal yönlerinin büyük ölçüde dönüşmesine yol açmıştır. Din ile siyasal otoritenin birleşmesi, kadını sistematik olarak “ikinci sınıf” vatandaş konumuna itmiştir. Bu dönemde kurumsallaşan “Mehriye”, kadını babasından kocasına devredilen bir “mülk” olarak kodlamanın hukuki zemini olmuştur. Kadının biyolojik süreçlerinin, özellikle adet döneminin din adamları tarafından “necaset” ya da “ritüel kirlilik” olarak yorumlanması ise kadın bedeninin denetlenmesine yönelik dinsel anlayışların kurumsallaşmasını beraberinde getirmiştir. Kadın bu dönemlerde kutsallıkları kirleten olarak karanlık ve tecrit edilmiş mekanlara hapsedilmiştir. Sasani saraylarındaki harem yapısı ise kadını sadece hükümdarın hizmetindeki “itaatkar bir köle” modeline indirgemiştir. Benzer biçimde “şer’i fahişelik” olarak tanımlanan Sixe (Geçici Evlilik) kurumu, kadını belirli bir süre ve ücret karşılığında erkeğin kullanımına sunarak onu tamamen bir meta seviyesine indirgemiştir. Bu dönemde kadın, mülkiyet sınırları içinde tanımlanan, “ekilen ve hasat edilen” sessiz bir nesneye dönüştürülmüştür. İslam’ın İran’a gelişi, mevcut Sasani despotizmini ortadan kaldırmamış, aksine onu daha fazla tahkim etmiştir. “Fetih” kavramı, toplumsal değerlerin yağmalanması ve kadınların “ganimet” olarak görülmesi sürecini başlatmıştır.
Kadını mülk ve ganimet olarak gören zihniyete karşı felsefi ve inançsal direnişler

Yerleşik otoriteye karşı gelişen Mani ve Mazdek öğretileri, kadın-erkek eşitliği ve toplumsal paylaşım fikrini savunarak dönemin egemen düzenine karşı devrimci bir duruş sergilemişlerdir. Mani’nin “ışık” öğretisi ile Mazdek’in komünal yaşam anlayışı, kadını mülkleştiren ilişkilerin ve toplumsal eşitsizliklere karşı en güçlü itirazlardan biri olarak gelişti.
Hurremilik hareketi ise kökenlerini eski Mezopotamya inançlarından ve Mithra kültünden alan, yaşamı ve özgürlüğü merkeze koyan toplumsal bir direniş hareketi olarak öne çıkmıştır. Kırmızı rengin direnişin sembolü haline geldiği Babek Hurremi isyanında kadınlar yalnızca lojistik destek sağlayan figürler değil; aynı zamanda doğrudan mücadeleye katılan aktif direniş özneleri olarak yer almışlardır. Egemen güçlerin bu hareketleri “fesat” ya da “ahlaksızlık” söylemleriyle mahkum etmeye çalışması, kadın-erkek eşitliğini savunan toplumsal modellerin mevcut iktidar yapıları açısından büyük bir tehdit olarak görüldüğünün tarihsel kanıtıdır.

Bu inanç ve düşünce sistemlerinin kadına yüklediği toplumsal ve manevi değer, merkezi erkek egemen otoriteye karşı geliştirilen direnişin ahlaki zeminini oluşturmuştur. Yarsanîlik, Zerdüştî gelenekler ve eski Mezopotamya’nın ana-tanrıça kültlerinden beslenen bu tarihsel miras, kadınların toplumsal yaşamda söz sahibi olmasını meşrulaştırmış; kriz ve savaş dönemlerinde kadınların liderlik ve komuta rolleri üstlenebilmesine kültürel bir zemin hazırlamıştır.
Kadın öncüler ve hareketler
İran’da kadınların içinde bulundukları sistemsel realitede İslami rejimlerin yarattığı toplumsal örgütlenme, kadın bedenini ve iradesini her türlü hegemonyanın etkisi altında biçimlendirmiştir. Bu eril sistemin acısını toplumda en fazla yaşayan kesim kadınlardır. Toplumun tüm katmanlarında ve tüm alanlarında kadınların maruz kaldıkları temel olgu ezilmek olmuştur. İran rejiminin siyasal İslam’ın radikal kanat ideolojisi, kadınları toplumun huzurunu bozan potansiyel suçlular olarak gördüğünden kadınları eril hizaya getirmek için yoğun baskı mekanizmaları geliştirmiştir. İran rejimi her türlü cinselliği bastırmak için “Sarollah” adı verilen çevik ahlak zabıtalarını kurmuştur. Ancak bunun yanında İran’da oldukça zengin bir tarihi birikim ve kültürel miras vardır. Kadın hareketliliği için de bu özgürlük mirası ve direnişçi kültür geçerlidir.
İran’da 1840’larda sosyal adalet, özgürlük ve kişi hakları, adaletsiz vergilerin düzeltilmesi, kadının statüsünün tanınması, çokeşliliğin kaldırılması, kadına karşı şiddetin yasaklanması konuları ve eğitim reformlarını savunan Babizm (sonraki adıyla Bahaizm), 1850’lerde İran toplumunda popülaritesini artırdı. Reformist Bab Hareketi, Şiraz’da 1844’te geliştiğinde kendisini “Bab” (gerçeğin kapısı) ilan etti. Bu hareket kadın özgürlüğüne de özel bir önem verdi. O dönemin hükümeti, bu hareketi hükümete tehdit olarak görüyor ve Bab hareketine karşı tepki ve eylemleri örgütlüyordu. Bunun üzerine Bab ve İran’ın ilk feminist kadın eylemcisi Qurrat ul-Ayn dahil 28 yandaşı ile birlikte 1850’de idam edildi.
Kadınlara da özgürlük isteyen Babizm Hareketi, lider ve öncülerinin idamından sonra da İran’da etkin oldu. İranlı azınlık muhalifler, entelektüeller ve kadınlar Babist görüşleri desteklemeyi sürdürdü. Günümüzde de Bahailere yönelik devlet baskısının sürdüğü İran’da, 1980’lerde yaklaşık 200 Bahai öldürüldü veya idam edildi. 2005 yılında ise İran’da 65 Bahai tutuklandı.
Öncü kadınlar
Qurrat Ul-Ayn (1814/15-1852)

İran’ın bilinen ilk kadın eylemcisi olan Fatma Beragani, dini liderin kızı olarak Ghazvin’de 1814’te doğdu. Qurrat al-Ayn, gerçek adıyla Fâtıma Beragânî, takma adıyla Tâhire olarak bilinen ve 19. yüzyılda İran’da yaşamış etkili bir şair, ilahiyatçı ve Bab hareketinin önde gelen üyesidir. İran kadını için yerel model olan Fatma, Arapça ve Farsça din eğitimi aldı. 14 yaşında dini lider olan kuzeniyle evlendi. 1828’de kız kardeşiyle Irak’a gitti. Necef ve Kerbela’da dini çalışmalar yaptı. Bu dönemde Ortadoğu’da etkin olan Avrupa düşüncesini öğrendi. Kendisine Qurrat ul-Ayn adını verdi ve Bayan Raşti’yle tanıştıktan sonra kocasını terk ederek Babist Hareketi’ne katıldı ve bu hareketin öncülerinden biri oldu. Babistlerle beraber savaşa katıldı. Bu dönemde siyasi eylemlere erkek kılığında katılan pek çok kadın, devletin halka dönük saldırılarında yaşamını yitirdi. Qurrat ul-Ayn, kadına eşit haklar verilmesini ve çokeşliliğin yasaklanmasını talep etti. Qurrat ul-Ayn toplum tarafından din karşıtlığıyla suçlandı ve 1850’de Babi katliamında idam edildi.
Sedieh Dowlatabadi

1882’de İsfahan’da doğdu. Kendisi küçük yaşta evlendirildiği için kız çocuklarına odaklanan örgütlenmelere önem verdi. 1917’de İsfahan’da ilk kız okulunu ve 1918’de de fakir kızlar için Ummulmadares’i açtı. 1918’de İsfahan Kadınlar Derneği’ni (Isfahan Khawateen) kurdu ve 1919’da İsfahan’ın ilk kadın gazetesi olan “Kadının Sesi”ni (Zaban-e Zanan) yayımladı. Din adamlarının (mollaların) tepkisi ve “Wusuqqudawla” antlaşmasını eleştirmesi nedeniyle karşılaştığı baskılar sonucu gazeteyi kapattıktan sonra Tahran’a gitti ve Kadının Sesi’ni Tahran’da aylık yayımladı. 1921’de Tahran’da Kadın Değerleri Derneği’ni (Anjoman-e Azmayesh-e Banovan) kurdu. 1923’te Paris’e giderek Sorbonne’da iş idaresi eğitimi aldı. 1926’da Uluslararası Kadın Oy Hakkı Dayanışma Konferansı’nda İran kadınını temsil etti. 1927’de İran’a döndükten sonra çarşafını çıkardı ve 1935’te örtünmeye karşı olduğunu ilan etti. Eğitim Bakanlığında Kadın Eğitimi Denetmeni oldu, daha sonra Kadın Okulları Müfettişliğine, ardından da 1936’da Kadın Derneği’ne (Kanoon-e Banuwan) atandı. 1947’de Uluslararası Kadın Barış ve Özgürlük Konferansı’nda İran kadınını temsil etti ve “İran Kadını” konulu bir konuşma yaptı. Sediqeh Dowlatabadi, Kasım 1942’de “Kadının Sesi”ni 48 sayfalık dergi olarak yeniden yayımladı. 1962’de 80 yaşında öldü. Dowlatabadi’nin kendisinin, erkek kardeşinin ve babasının mezarları İslamcı fanatikler tarafından Ağustos 1980’de tahrip edildi. Dowlatabadi’nin kişisel arşivi ve belgeleri ile 20. yüzyılın ilk yarısındaki Kadın Hareketi’ne ışık tutan Kadının Sesi gazete ve dergi arşivi, ailesi tarafından Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü’nün Ortadoğu ve Orta Asya bölümüne verildi.
Kela Dimdimê’den Xatûn Zîdan’a

Rojhilat Kürdistanı’nda, Urmiye Gölü’nün batısındaki Bradost bölgesinde yer alan Kela Dimdimê direnişi, Xanê Lepzêrîn öncülüğünde 1609–1610 yıllarında Safevi İmparatorluğu’na karşı gelişen destansı bir ayaklanmadır. Bu direniş, Kürt kolektif hafızasında merkezi devlet otoritesine karşı geliştirilen öz-savunma bilincinin en güçlü sembollerinden biri olarak kabul edilir. Kela Dimdimê savunması yalnızca askeri bir çatışma değil; aynı zamanda toplumsal dayanışmanın ve kolektif direniş kültürünün tarihsel bir ifadesidir. Bu süreçte toplumsal cinsiyet rolleri de dönüşmüş, kadınlar direnişin doğrudan ve aktif özneleri hâline gelmiştir.
Xatûn Zîdan (Zadina), kuşatma altındaki kaleyi savunan cesur Kürt kadınlarının ve direnişin en önemli sembollerinden biri olarak öne çıkar. Erdalan Mirlerinden birinin eşi olan Xatûn Zîdan, eşinin ölümünün ardından yönetimi devralmış ve Safevi ordusuna karşı kadın ve erkeklerden oluşan halk güçlerini örgütlemiştir. Zîdan’ın askeri stratejisi yalnızca savaş meydanıyla sınırlı kalmamış; psikolojik savunma alanında da etkili olmuştur. Doğrudan savaşa katılamayan kadınlara erkek kıyafetleri giydirerek ordunun daha kalabalık görünmesini sağlamış, aynı zamanda olası bir esaret durumunda kadınların “namus” üzerinden hedef alınmasını engellemeyi amaçlamıştır. Böylece kadınlar, yalnızca direnişin destekleyicileri değil; savunmanın doğrudan kurucu aktörleri hâline gelmiştir.
Şenaz Xatûn
Şenaz Xatûn, Kürt tarihsel anlatılarında Safevilere karşı gelişen direnişlerde adı geçen kadın figürlerinden biridir. Erdalan bölgesindeki çatışmalar sırasında, dönemin yerel komutanlarından Helo’nun eşi olarak anılmaktadır. Şenaz Xatûn, yalnızca destekleyici bir konumda kalmamış; doğrudan örgütleyici ve direnişçi bir rol üstlenmiştir. Şenaz Xatûn, kadınlardan oluşan yaklaşık on beş kişilik silahlı bir birlik kurarak Safevi güçlerine karşı yürütülen savunmada aktif görev almıştır.
Pehlevi Dönemi ve Qedem Xêr’in Direnişi
Rıza Şah döneminde yürürlüğe konulan merkezileşme politikaları, “modernleşme” söylemi altında yerel toplumsal yapıları tasfiye etmeyi ve Kürt kimliğini tek tipleştirmeyi hedeflemiştir. Qedem Xêr’in Loristan dağlarında geliştirdiği direniş, bu merkeziyetçi politikalara karşı ortaya çıkan önemli toplumsal başkaldırılardan biri olarak görülmektedir.
Ağabeyi Murad Xan’ın öldürülmesinin ardından liderliği üstlenen Qedem Xêr, dağlık coğrafyayı stratejik bir savunma alanına dönüştürerek Pehlevi ordusuna karşı uzun süre direnmiştir. Qedem Xêr, Şah yönetiminin “keşf-i hicab” (örtünme yasağı) gibi uygulamalarını kadının özgürleşme projesi olarak değil; merkezi otoritenin kadın bedeni ve kimliği üzerindeki denetimini artıran uygulamalar olarak değerlendirmiştir. Bu nedenle Rıza Şah’ın evlilik ve af tekliflerini “Halkım senin mülkün olmayacak” diyerek reddeder.
Askeri yöntemlerle sonuç alamayan Rıza Şah, Qedem Xêr’i barış vaatleriyle teslim olmaya ikna etmiş; ancak sonrasında sözünü tutmamış ve ağır işkence ile baskılar uygulamıştır. Qedem Xêr, saçlarından bir ata bağlanarak sürüklenmiş, kemikleri kırılana kadar bu işkenceye maruz kalmış ve üç yıl süren hapis sürecinin ardından idam edilmiştir. Bu vahşet, Kürt halkının merkezi devlete duyduğu güvensizliğin ve kadın liderliğinin bedelinin tarihsel hafızadaki en derin izlerinden biri olmuştur.
Merziye Ehmedî Oskûyî

Şah rejimine karşı devrimci mücadelenin bir kadın öncüsü olan Merziye Ehmedî Oskûyî, 1960’ların sonları ile 1970’lerin başlarında İran’daki devrimci hareketler içerisinde aktif rol alan öğretmen, şair ve devrimci bir kadındır. İran’da ve özelde Rojhilat Kürdistanı’nda tanınan Oskûyî, dönemin baskıcı Pehlevi rejimine karşı gelişen silahlı ve politik mücadele içerisinde yer almıştır. İran Halkın Fedaileri Gerillaları hareketinin kadın kadrolarından biri olan Merziye Ehmedî Oskûyî, yalnızca politik mücadelede değil; düşünsel ve kültürel alanda da etkili bir figür olarak öne çıkmıştır. Öğretmen kimliği ve şiirleriyle halk arasında bilinen Oskûyî, kadınların devrimci mücadelede doğrudan özne haline geldiği yeni bir dönemin sembollerinden biri olarak görülmektedir.
1970’li yıllarda rejim güçleriyle yaşanan bir çatışmada arkadaş grubuyla birlikte kuşatma altına alınmıştır. Dönemin birçok yeraltı örgütlenmesinde olduğu gibi, yakalanmaları durumunda ağır işkence ve bilgi çözülmesi riskine karşı militanlar yanlarında siyanür taşımaktaydı. Teslim olmamayı temel bir ilke olarak gören bu anlayış doğrultusunda Merziye Ehmedî Oskûyî de ağır yaralı olduğu sırada siyanür içerek yaşamına son vermiştir. Yaşamını yitirmesinin ardından devlet güçleri, onun bedenini halk üzerinde korku yaratmak ve direnişi bastırmak amacıyla aracın arkasına bağlayarak teşhir etmiştir. Bu olay, İran devrimci hareketlerinin hafızasında devlet şiddetinin ve kadın devrimcilere yönelik özel düşmanlığın sembolik örneklerinden biri olarak yer edinmiştir.
Mahabad Cumhuriyeti ve Mina Qazi

Pehlevi rejiminin Kürt halkının kimliğini inkâr eden politikalarına karşı gelişen toplumsal hareketlerde kadınlar önemli bir öncülük rolü üstlenmiştir. 1946’da kurulan Mahabad Kürt Cumhuriyeti, kadınların statüsünü aşiret temelli yapıların ötesine geçerek demokratik-komünal siyasi örgütlenme biçimlerine yöneldiği tarihsel bir dönüm noktasıdır.
Mina Qazi (Dayê Mina), bu sürecin en etkili örgütleyici ve diplomatik figürlerinden biri olarak öne çıkmıştır. Kürdistan Kadınlar Birliği’nin (YAYA) kurucularından olan Mina Qazi, yalnızca yerel ölçekte değil; Hapsa Xan Naqib ve Gulzar Xanim Şikak gibi farklı bölgelerdeki öncü kadınlarla ilişki kurarak bölgesel bir kadın dayanışma ağı oluşturmaya çalışmıştır. Bu durum, Mahabad deneyiminin yalnızca yerelin kendi özerkliğini ilan etmesi değil; sınırları aşan toplumsal bir uyanışın parçası olduğunu göstermektedir. “Hélale” dergisinin yayımlanması, anadilde eğitim çalışmaları ve zorla evlendirmelere karşı yürütülen kampanyalar, kadınların toplumsal inşadaki rolünü daha görünür hâle getirmiştir. Bu süreçte mücadele eden birçok kadın ağır bedeller ödemiştir. İşkence sonucu gözlerini kaybeden Keçên Nexede gibi isimler, bu direnişin hafızasında önemli bir yere sahiptir. Mina Qazi ise eşinin idamı ve çocuklarının yaşamını yitirmesiyle derin acılar yaşamış; buna rağmen sürgün ve hapishane koşullarında dahi siyasal iradesinden vazgeçmemiştir.
Entelektüel ve kültürel direnişin sembolü: Mastûre Erdalan

Toplumsal cinsiyet savaşı, estetik alanında da en sert biçimiyle süregelmiştir. Klasik İran edebiyatında ataerkil kodlar bizzat “bilgelik” kılıfıyla pazarlanmıştır. Nizamülmülk, Siyasetname adlı eserinde kadının kamusal alanda yer almasını “devletin fesadı” olarak tanımlarken; Sa’di’nin “Kadın pazara gitmemeli, sesi duyulmamalı” yönündeki buyrukları, edebiyatın nasıl bir baskı mekanizmasına dönüştüğünün en somut örneklerinden biri olmuştur.
Ancak kadın sesi, bu sessizlik duvarını delmeyi bilmiştir. Bilincin taşıyıcıları olarak dünyada tarih yazan ilk kadınlardan biri olan Mastûre Erdalan, Yarsan inancının bilge kadını Xatun Ramzbar ve bir doktor/müzisyen olan Reyhane Lorestani, kadının “bilinçli gücünü” sanat ve ilimle yaşatmışlardır.
Modern isyancılar olarak adlandırılan Forough Farrokhzad ve Parvin Etesami’nin şiirleri, bin yıllık sessizliğe karşı atılmış çığlıklar olarak öne çıkar. Kürt kadın öncülüğü, toplumsal hafızanın, dilin ve tarihsel kimliğin korunmasında kurucu bir rol üstlenmiştir. Mastûre Erdalan, Orta Doğu’nun ilk kadın tarihçilerinden biri olarak kabul edilmektedir. Gorani, Sorani, Farsça ve Arapça dillerindeki edebi yetkinliğiyle öne çıkan Mastûre Erdalan, “Tarih-i Erdalan” adlı eseriyle yalnızca bir tarih anlatısı kaleme almamış; aynı zamanda kadınların tarih yazımındaki kurucu rolünü görünür kılmıştır. Onun varlığı, tarihin yalnızca erkek egemen bir kronoloji olmadığını; kadınların da toplumsal hafızanın üreticisi, taşıyıcısı ve yorumlayıcısı olduğunu göstermektedir.
Farrokhroo Parsa

Muhammed Rıza Şah döneminde İran’ın ilk kadın milletvekillerinden ve ilk kadın bakanı olan Farrokhroo Parsa, İran kadın hareketinin en önemli figürlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Kadın hakları savunucusu olan Parsa, 1963 yılında parlamentoya girerek özellikle kadınların hukuki ve toplumsal statüsünün geliştirilmesi için çalışmalar yürütmüştür. Aile hukuku, kadınların eğitim hakkı ve toplumsal yaşama katılımı konusunda reformları savunmuş; lise müfredatında cinsel eğitimin yer alması gerektiğini dile getirmiştir.
27 Ağustos 1968’de İran’ın ilk kadın Eğitim Bakanı olan Farrokhroo Parsa, eğitim alanında önemli dönüşümlere öncülük etmiştir. Biyoloji öğretmenliği yaptığı yıllarda, okul saatleri dışında cezaevlerindeki kadınlara gönüllü eğitim vermesiyle de tanınmıştır. Bakanlığı döneminde milyonlarca kadın, üniversiteler dâhil olmak üzere eğitim olanaklarına daha geniş ölçüde erişebilmiş; kadınların kamusal alandaki görünürlüğü artmıştır.
1979 İran Devrimi’nin ardından yeni kurulan İslam Cumhuriyeti yönetimi tarafından yargılanan Parsa, “Tanrı’ya karşı gelmek” ve “toplumsal değerleri bozmak” gibi suçlamalarla idam cezasına çarptırılmıştır. Devrim sonrası idam edilen ilk kadın siyasal figürlerden biri olan Farrokhroo Parsa, yargılama sürecinde geri adım atmamış ve kadınların özgürlüğünü savunmayı sürdürmüştür. Ona atfedilen şu söz, İran kadın hareketinin hafızasında güçlü bir sembol hâline gelmiştir:
“Ben doktorum; ölümden korkmuyorum. Ölüm bir andır. Zorunlu örtünmeyi kabul etmektense ölümü tercih ederim.”
Farrokhroo Parsa, 8 Mayıs 1980 tarihinde idam edilmiştir. Onun yaşamı ve ölümü, İran’da kadınların eğitim, özgürlük ve eşitlik mücadelesinin tarihsel simgelerinden biri olarak hafızalarda yer edinmiştir.
Homa Darabi

Homa Darabi, eğitimini Amerika Birleşik Devletleri’nde tamamlamış İranlı bir doktor ve akademisyendir. İran Devrimi’nin ardından ülkesine dönmüş ve özellikle kadınlara yönelik baskıcı politikalar karşısında açık bir muhalif duruş sergilemiştir. İslam Cumhuriyeti’nin zorunlu hicap uygulamasını dayatması ve kadınların kamusal yaşam üzerindeki denetimini artırması, Darabi’nin sert biçimde eleştirdiği politikaların başında gelmiştir. Doktorluk yaptığı dönemde çok sayıda kadının şiddet ve cinsel saldırı vakalarıyla kendisine başvurması, onun dikkatini devlet baskısına yöneltmiştir. Yerel anlatımlara ve insan hakları iddialarına göre, bazı kadınların gözaltı süreçlerinde ağır kötü muamele ve cinsel şiddete maruz kaldığı yönündeki bilgiler, Homa Darabi’nin rejime yönelik eleştirilerini daha da keskinleştirmiştir.
Homa Darabi, kadınlara yönelik baskılar, zorunlu hicap politikaları ve devlet şiddetine karşı 1994 yılında Tahran’da kendisini yakma eylemi gerçekleştirmiştir. Bu eylem, İran kadın hareketi açısından rejimin kadın bedeni ve kimliği üzerindeki baskılarına karşı en çarpıcı protestolardan biri olarak hafızalarda yer edinmiştir…
Devam edecek…










