Faslı yazar Fatima Chaouti, yazının kadınlar için yalnızca edebi bir üretim değil, aynı zamanda şiddet ve ayrımcılığa karşı bir direniş aracı olduğunu belirterek, kadınların küresel dayanışmayla kültürel alanda daha görünür olması gerektiğini vurguladı.
Kadınlar, sorunları, coğrafi sınırları ve dar kimlikleri aşarak şiddet, ayrımcılık ve dışlanmaya karşı küresel bir insan hakları mücadelesinin parçası haline geliyor. Bu perspektiften hareketle Faslı yazar Fatima Chaouti, edebiyatı yalnızca estetik bir üretim değil, aynı zamanda belgeleme, ifşa ve direniş aracı olarak gören bir yaklaşımı savunuyor. Faslı yazar Fatima Chaouti, savaş bölgelerinde ve çatışma alanlarında kadınlara yönelik ihlallerle mücadelede yazının rolü ve kadın yazarların karşılaştığı zorluklar hakkında Jinha’nın sorularını yanıtladı.
*Yazıyı kültürel boyun eğdirmeye ve erkek egemenliğine karşı bir araç olarak seçmenizin nedeni nedir? Günümüz kültürel ortamında cesur kadın seslerinin karşılaştığı zorlukları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yazma tercihim hiçbir zaman kendiliğinden ya da otomatik olmadı; aksine bilinçli ve kasıtlı bir tercihti. Yazarken özellikle kadın hakları olmak üzere felsefi, edebi ve hukuki birçok referanstan yararlanıyor, bu birikimlerle entelektüel ve yaratıcı yolumu şekillendiriyorum. Yazıyı, boyun eğdirme ve bağımlılık ilişkilerine karşı; kadınların ve toplum içindeki rollerinin temsilini etkileyen ataerkil zihniyete karşı bir duruş olarak kullanıyorum. Birçok yazının, kadın deneyiminin özgünlüğüne dair gerçek bir farkındalıktan ya da kadınların karşı karşıya kaldığı dışlanma biçimlerinin anlaşılmasından kaynaklanmadığını düşünüyorum.
Bu nedenle yazı, yalnızca estetik bir uğraş olmaktan çıkıp sorgulama ve direniş için bir alan haline geliyor. Ancak eleştirel yazılar, özellikle muhafazakar toplumlarda her zaman kabul görmüyor. Bu yüzden kadın yazarlar, kadınları düşünen özne olarak değil, tüketim nesnesi olarak gören bir anlayışla karşılaştıklarında, kendilerini ifade edebilmek için kimi zaman sembolik anlatımlara başvurmak zorunda kalıyorlar.
Paradoks şudur ki, erkek egemen bilinci yalnızca erkeklere ait değildir; bazı kadınlar da bunu içselleştirebilir. Bu nedenle özgürleşme mücadelesi çoğu zaman içeriden başlar ve kadınların kendilerinin yeniden ürettiği algıları sorgulamasıyla derinleşir. Bu yüzden kültürel mücadelenin, haklar mücadelesinden daha az önemli olmadığını düşünüyorum. Çünkü erkek egemenlik çoğu zaman, kadınları savunduğunu iddia eden bazı söylemler de dahil olmak üzere, kültürel alanın içinde görünmez biçimlerde yeniden üretilir ve gizlenir.
*Birçok feminist yazı, abartılı olmakla ya da yerel bağlamın dışından kavramlar ithal etmekle eleştiriliyor. Buna nasıl yanıt veriyorsunuz?
Batı’nın kültürel etkileşim ve alışveriş yoluyla aydınlatıcı bir rol oynadığı doğrudur; ancak bu, Fas’taki ya da genel olarak bölgedeki kadın yazılarının yalnızca Batı’nın bir yansıması ya da Batılılaşmanın bir biçimi olduğu anlamına gelmez. Faslı kadınlar kendi bakış açılarını, içinde yaşadıkları sosyal ve kültürel gerçekliklerden ve ait oldukları toplumsal bağlamdan üretirler. Başkalarının fikirlerini kopyalamaktan ibaret bir ifade biçimine indirgenmeleri, benim tamamen reddettiğim, kadınları edilgen ve boyun eğmiş özne olarak gösteren bir yaklaşımı yeniden üretmek olur.
Aksine, özellikle dijital devrimle birlikte daha görünür hale gelen ve izole kültürlerden bahsetmenin giderek imkansızlaştığı bir dünyada, kültürel alışveriş ve etkileşimin önemi inkar edilemez. Bu nedenle küresel deneyimlerden yararlanıyoruz, ancak bunları yerel bağlamımıza uyarlayarak, yalnızca ithal fikirler olarak kalmalarına izin vermek yerine onlara özgün bir kimlik kazandırıyoruz. Bana göre ötekiyle kurulan ilişki bir yabancılaşma değil, karşılıklı bir kültürel diyalogdur. Bu etkileşimi inkar edenler ise çoğu zaman kültürel bir dar görüşlülük sergiliyorlar.
*Kadınlar hakkında yazmak ile gerçek bir feminist bakış açısıyla yazmak arasında sizce nasıl bir fark var?
Kadınları konu edinmek ile feminist bir bakış açısıyla yazmak arasında önemli bir fark olduğunu düşünüyorum. Bir metnin kadınlardan söz etmesi, onu otomatik olarak feminist bir metin haline getirmez. Feminist yazı, kadınların deneyimlerinin karmaşıklığını, karşı karşıya kaldıkları toplumsal, kültürel ve hukuki eşitsizlikleri sorgulayan eleştirel bir bilinçten beslenir. Birçok yazar, kadın meselelerini ele alabilir, ancak bunu hak temelli bir perspektiften ya da kadınların yaşamlarını etkileyen ayrımcı yapıların farkındalığıyla yapmayabilir. Çoğu zaman kadınlar edebi ve sanatsal eserlerde hazır kalıplar ya da klişeleşmiş imgeler üzerinden temsil edilir ve bu temsilleri üreten mekanizmalar sorgulanmaz. Bu nedenle bir kadın yazarın kadınlar hakkında yazması da tek başına yeterli değildir. Tıpkı bazı ‘sempati’ söylemlerinin, kadınlara destek verdiğini iddia ederken, aynı ataerkil bakış açısını yeniden üretebilmesi gibi. Asıl mesele, yazarın biyolojik cinsiyeti değil, kadınları hangi bakış açısıyla temsil ettiği ve bu temsilin hangi düşünsel zemine dayandığıdır.
*Dünyada yaşanan savaşlar, çatışmalar ile sosyal ve siyasi dönüşümler ışığında kadınların durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bana göre kadın sorunu yalnızca yerel ya da ulusal bir mesele değil, evrensel bir insanlık sorunudur. Bu nedenle İran, Afganistan, Pakistan, Irak, Filistin ve kadınların karmaşık zorluklarla karşı karşıya kaldığı birçok ülkenin kadınları ve yaşadıkları ihlaller üzerine yazılar kaleme aldım. Örneğin Filistinli kadınlar, savaş ve işgal nedeniyle son derece ağır koşullar altında yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor. Bu nedenle kadınların yaşadığı sorunları belirli bir coğrafya ya da ülkeyle sınırlı değerlendirmek mümkün değildir.
Silahlı çatışma bölgelerindeki kadınlar çoğu zaman yalnızca toplumsal ya da kültürel şiddete değil, yerinden edilme, güvenlik ve istikrarın kaybı gibi savaşların doğrudan sonuçlarına da maruz kalıyor. Lübnan’da, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de, Fas’ta ya da dünyanın başka bölgelerinde kadınlar farklı biçimlerde şiddetle karşı karşıya kalıyor. Çünkü savaşların, krizlerin ve toplumsal çalkantıların etkileri yalnızca çatışma alanlarıyla sınırlı kalmıyor.
Afrika’daki birçok kadının iç savaşlar, kıtlık, ekonomik sömürü, insan kaçakçılığı ve diğer istismar biçimlerinden kaynaklanan acılarını da göz ardı edemeyiz. Bazı bölgelerde kadınları doğrudan hedef alan aşırılıkçı örgütlerin yükselişine tanık olduk. Örneğin Boko Haram gibi yapılar kadınlara yönelik sistematik şiddet uyguluyor, onları kamusal yaşamdan dışlamaya çalışıyor ve kadınları toplumsal sorunların kaynağı olarak gösteriyor. Bu tür koşullarda tecavüz ve cinsel şiddet, kadınlara, genç kızlara ve çocuklara karşı kullanılan tehlikeli savaş araçlarına dönüşüyor.
Bu nedenle Fas’taki kadınların durumunu, dünyanın diğer bölgelerindeki kadınların yaşadıklarından ayrı düşünmüyorum. Koşullar farklı olsa da kadınların maruz kaldığı şiddet biçimleri arasında birçok ortak nokta bulunuyor. Özellikle savaş ve çatışma bölgelerinde siyasi, toplumsal, kültürel ve ekonomik şiddet iç içe geçerek kadınların yaşadığı mağduriyetleri daha da derinleştiriyor. Savaş bölgelerindeki kadınların yanı sıra kadın tutuklular, göçmenler ve mülteciler de çeşitli ayrımcılık ve şiddet biçimleriyle karşı karşıya kalıyor. Bu nedenle edebiyatın; ırkçılığa, ayrımcılığa, şiddete, tecavüze ve kadınlara yönelik her türlü istismara karşı açık ve net bir tavır alma sorumluluğu var.
*Yazıyı, kadınların küresel ölçekte karşı karşıya kaldığı sorunları belgelemek, görünür kılmak, bunlara karşı durmak ve haklarını savunmak için nasıl bir araç olarak kullanıyorsunuz?
Yazılarımda, Arap, Avrupalı ya da başka bir milletten olsun, dünyanın farklı bölgelerindeki kadınların yaşadığı acıları ele almaya özen gösteriyorum. Çünkü kadınlarla dayanışmanın coğrafi sınırlar, ulusal aidiyetler ya da dini kimliklerle sınırlanmaması gerektiğine inanıyorum. Benim yaklaşımım dar ve yerel değil, şiddete maruz kalan her kadının yaşadığını, tüm kadınlara yönelik bir saldırının parçası olarak gören insani bir yaklaşımdır. Sözlü, psikolojik, fiziksel ya da cinsel şiddet ve kadın katliamları, bana göre münferit olaylar değil, daha derin ayrımcılık ve dışlama mekanizmalarının yansımalarıdır. Bu nedenle bu gerçekliklerin görünür kılınması, sorgulanması ve ifşa edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bu yüzden yazarlığın görevinin yalnızca empati göstermek ya da sembolik dayanışma sergilemekle sınırlı olmadığına inanıyorum. Yazmak aynı zamanda ihlalleri belgelemek, açığa çıkarmak, bunlara karşı çıkmak ve kınamak anlamına gelir. Kadınların yaşadığı acıları değerlendirirken belirleyici olanın kültürel aidiyetler değil, maruz kalınan şiddet olduğunu düşünüyorum. Nerede yaşarsa yaşasın şiddete uğrayan insanın yanında durmak gerekir. Bu nedenle yazı, kapalı kapılar ardında yaşananları görünür kılan, sesi duyulmayanlara ses veren ve hakikat karşısında tanıklık eden bir direniş alanıdır.
*Özellikle kadın bir yazar olarak kültürel alanda karşılaştığınız önyargılar ve zorluklar düşünüldüğünde, yazmayı bugün kısıtlamalara ve toplumsal kalıplara karşı bir özgürleşme alanı olarak nasıl deneyimliyorsunuz?
Yazmanın mükemmel bir özgürleşme eylemi olduğuna inanıyorum; insanı çevreleyen sınırları, küçümseyici bakışları, “öteki” olma korkusunu ve egemen düşüncelerin dayattığı kalıpları aşma imkanı sunar. Ancak kadın yazarlar, bağımsız düşünmeye ya da cesur bir dil kullanmaya yöneldiklerinde çoğu zaman hazır yargılarla etiketlenerek ciddi bir önyargıyla karşı karşıya kalıyor.
Ne yazık ki bugün hala özgür düşünen her kadın yazarın şüpheyle karşılandığı, egemen değerlerin potansiyel ihlalcisi olarak görüldüğü bir bakış açısı var. Bu durum, kadınlar üzerinde görünmez ama güçlü bir baskı oluşturuyor ve yaratıcılığı sınırlayan bir hayal kırıklığına dönüşüyor. Buna rağmen kadınların yalnızca geleneksel rollere sıkıştırılan figürler değil, aynı zamanda entelektüel ve kültürel üretimde söz sahibi bireyler olduklarını göstermekten vazgeçmemeleri gerektiğine inanıyorum.
Kültürel alan çoğu zaman bağımlılık ilişkileri, çıkar ağları ve sembolik bağlarla örülü olduğu için kadınların görünürlük kazanmasını zorlaştırabiliyor. Bu da bazı kadınları geri çekilmeye ya da sessizleşmeye itiyor; oysa bu durum kadınların varlığına katkı sağlamıyor. Bu nedenle kültürel alanı tekelleştirmeye ve kadınları üretim sürecinin dışında bırakmaya çalışan bu görünmez şiddet biçimiyle mücadele edilmesi gerektiğine inanıyorum. Gerçekte kadınlar, kültürel alanı şekillendiren en önemli aktörlerden biri olacak bilgiye, yeteneğe ve farkındalığa sahiptir.
*Yazmayı ifade, protesto ve öz savunma alanı olarak seçen yeni nesil kadınlara bugün hangi mesajı iletmek istersiniz?
Yükselen nesillerin sorumluluğu, bu mesajı taşımak ve bu yolu sürdürmektir, ancak bunu, kadın ve erkek yazarlar arasındaki her türlü ayrımcılıktan uzak, özgürlük, demokrasi, insanlık, haklar ve evrensellik çerçevesinde yapmalıdırlar. Yazmak bir özgürleşme çağrısıdır ve feminist haklar çerçevesine dayanan yazı, daha geniş ve kapsamlı bir özgürleşme yolunda temel bir adımı temsil eder. Bu nedenle, kadın yazılarının karanlık için değil, ışık için yazılmasını; marjinalleşmeye direnen, dışlanmaya karşı çıkan, aydınlanma, adalet ve eşitlik değerlerini savunan yazılar olmasını umuyorum.
Bu, erkeklerin tarihsel birikimler ve belirli nesnel koşullar yoluyla elde ettikleri statüye ulaşma çabasıyla ilgili değil, kadınların toplum, kültür ve yaratıcılık alanındaki doğal ve haklı yerlerine kavuşmasıyla ilgilidir. Bu hedef, ancak kadınların ortak çabasıyla, kadın yazarlar ve yaratıcılar arasında dayanışma ve işbirliğinin güçlendirilmesiyle mümkün olabilir. Ayrıca kadınların deneyimlerini, koşullarını ve taleplerini yazı aracılığıyla görünür kılan net bir düşünsel ve kültürel yol haritasının oluşturulması gerekir. Bu sayede kadınlar yalnızca bireysel olarak değil, kolektif bir üretim ve ifade gücüyle kültürel alanda daha görünür ve etkili bir konuma ulaşabilir.











