Gamze Özkök: Taşıma Kapasitesi

Her bedenin bir taşıma kapasitesi vardır. Kimi yükler poşetlerde, açılmayan telefonlarda, ertelenmiş çatlaklarda birikir…

Son zamanlarda Instagram’da en çok karşıma çıkan videolar bunlar: koşmaya başlayan insanlar, seramik kursuna yazılanlar, sabah rutinleri kuranlar, dikiş dikenler, evini yeniden düzenleyenler, “iyileşme dönemine” girenler. Bir kadın küçük bir deftere yeni alışkanlıklarını yazıyor. Bir başkası koşudan dönüp yüzünü kameraya çeviriyor, “kendime geri dönüyorum” diyor. Bir diğeri matchasını hazırlarken videonun üstüne “new era” yazıyor.

Bu videoların çoğu sahte görünmüyor bana. İnsanlar gerçekten iyi hissetmeye çalışıyor. Bunu küçümseyemem. Bir sabaha başka türlü uyanma, dağılmış bir yerinden yeniden tutma, kendine küçük de olsa bir düzen kurma çabasında sahte olan bir şey yok. Sahte olan, herkese aynı anda iyi, düzenli, güçlü ve umutlu görünmek zorundaymışız gibi hissettiren dünya.

Tam da bu yüzden bu videoların içinde tuhaf bir hüzün dolaşıyor. Her şey yeni bir başlangıç gibi görünüyor ama çoğu zaman kimse başlamıyor. Herkes sadece toparlanıyor.

Bir süredir bunun yalnızca sosyal medyayla ilgili olmadığını düşünüyorum. Yerleşik hayat fikri sessizce çözülüyor. İnsanlar kısa kontratlarla çalışıyor, birkaç yılda bir ev değiştiriyor, ilişkilerin geçici olmasını normal kabul ediyor. Bir şehre tam alışmadan başka bir ihtimal düşünülüyor. Hareketlilik özgürlük gibi anlatılıyor artık: Taşınabilirsin, baştan başlayabilirsin, kendini yeniden yaratabilirsin. Kulağa hafif geliyor. Sonra ağırlığı hissediliyor. Sürekli hareket eden şey kök salamıyor; sürekli yeniden kurulan beden de yoruluyor.

Geçen akşam işten eve yürürken bunu düşündüm. Hava soğumuştu, ışıklar yeni yanmıştı. Karşı kaldırımda bir kadın vardı. Bej bir mont giymişti, saçları dağınıktı. Üç büyük market poşeti taşıyordu. Poşetler o kadar ağırdı ki sık sık el değiştiriyor, birkaç adım atıp duruyordu. Ceketinin cebinden telefonu çaldı. Baktı, açmadı. Apartmanının önünde poşetleri tek eline toplayıp kapıyı açmaya çalıştı, zorlandı, poşetlerden biri yere düştü. Eğildi, topladı, içeri girdi.

On saniye sürdü.

Ama o kadın o poşetleri yalnızca o akşam taşımıyordu. Aylardır, yıllardır, belki kendini bildi bileli başka biçimlerde taşıdığı şeyler vardı. Taşıma kapasitesi dediğimiz şey, bir günün değil, bin günün toplamıdır.

Sonra eve gidip uzun süre o kadını düşündüm. Kimsenin onu görmediğini. Poşetleri mutfağa koyup tek başına boşalttığını. Yemek yapmak istemediğini. Yalnızca sessizlik istediğini. Mesajlara saatlerce bakmayacağını. Kıyafetleriyle yatağa uzanacağını.

O kadının videosu yoktu. Koşudan dönmüş parlak bir yüzü, sabah ışığında duran kahvesi, yeni bir deftere yazılmış hedefleri yoktu. Sadece poşetleri vardı. Açmadığı telefonu vardı. İçeri girince kapanan bir kapı vardı.

O kadın yalnız değildi aslında. Şehir her akşam benzer poşetleri taşıyan kadınlarla dolu. Eve girdikten sonra günü bitmeyen, çamaşırı, yemeği, ertesi sabahı düşünen kadınlarla. Kimi ağırlıklar büyük olaylarla değil; eve taşınan poşetlerle, ertelenen bulaşıklarla, “sonra bakarım” denen mesajlarla birikir. Kapasite dolduğunda, en küçük yük bile devrilir. O poşet yere düştüğünde, aslında başka bir şey daha düşmüştü.

Birden fark ettim: Sosyal medyada en az gördüğümüz kadın tipi yorulmuş kadın. Dağılmış kadın görüyoruz, ağlayan kadın görüyoruz, “kendini yeniden bulan” kadın görüyoruz, iyileşme yolculuğundaki kadın görüyoruz. Ama yorulmuş kadın çoğu zaman kadrajın dışında kalıyor.

Kadın yorgunluğu ancak estetik olduğu sürece görünüyor. Göz altları hafif mor olabilir ama filtreli olmalı. Dağınık saç “effortless” durabilir ama gerçekten yıkanmamış saç kadrajın dışında kalır. “Bugün kendime vakit ayırıyorum” denebilir; “bugün kendime vakit ayıramadım” denmez. Market poşetlerini üçüncü kata tek başına taşırken belin ağrıyorsa, o görüntü paylaşılabilir bir hayata ait değildir. Kimse “hiçbir şeye yetişemedim” videosu çekmiyor.

Bunun yerine rutinler görüyoruz. Yeni sporlar, yeni versiyonlar, yeni sabahlar. Daha iyi hissedince başlayacağız. Daha disiplinli olunca. Daha güzel görünce. Biraz iyileşince.

Hayat sürekli birazdan başlayacakmış gibi.

Bu hazırlık hiç bitmiyor. Daha iyi uyumak, daha sağlıklı yemek yemek, daha dengeli olmak… Eve dönünce iş bitmiyor, başka bir iş başlıyor: Bedeni düzenlemek, ruh hâlini düzenlemek, evi düzenlemek, kendini ertesi güne yeniden hazırlamak. Kimse mesai demiyor buna ama beden biliyor.

Yaşamakla kendini yönetmek arasındaki çizgi inceliyor. Uyku düzeni uygulamaları, ekran süresi hesapları, meditasyon videoları… Telefonumuz her sabah ne kadar verimli olduğumuzu söylüyor. Deniyoruz. Daha iyi uyumayı, daha iyi hissetmeyi deniyoruz. Bir süre sonra denemek hayatın yerini alıyor. Asıl mesele mutlu olmak değil de mutluluk için gereken koşulları hazırlamakmış gibi.

“İyileşme” artık çoğu zaman dinlenmek değil. Ertesi gün yeniden devam edebilmek için alınan bir aşı gibi. İyi hissetmek bile ertesi sabah yeniden çalışabilmenin koşuluna dönüşüyor.

Kadın kendi hayatından çok, hep biraz daha iyi olacak hâlinin peşine düşürülüyor. Daha üretken, daha sakin, daha arzulanabilir, daha dengeli biri olmaya. Kadınlar yalnızca yeni bir hobi edinmiyor; yaşanabilir bir benlik kurmaya çalışıyor.

Bir fincan, bir yürüyüş, bir defter, sabah ışığına bırakılmış düzenli bir masa… “İyiyim” demenin dili bile nesnelerden, rutinlerden, küçük işaretlerden kuruluyor. Artık mutlu olmaktan çok, mutlu okunabilir olmaya çalışıyoruz.

Ama her kadının okunabilir bir hayat kuracak zamanı, parası ve enerjisi yok. Kimi için iyileşme, işten dönüp yemeği hazırlarken, çamaşır beklerken, telefona cevap vermemeye çalışırken, ertesi günün parasını düşünürken araya sıkışır. Kendine dönmek ayrı bir zaman değil, günün içinde güç bela açılan küçük bir boşluk olur.

O poşetleri taşıyan kadını bu yüzden unutamadım. Çünkü onun hayatı bir dönüşüm hikâyesi gibi görünmüyordu. Bir “önce/sonra”sı yoktu. Bir hedef listesi, bir sabah rutini, bir iyileşme estetiği yoktu. Sadece günü vardı. Bir şekilde eve taşınmış, bir şekilde kapıdan içeri sokulmuş, bir şekilde atlatılmış bir gün.

Bütün bu görüntülerin içinde sessizce kaybolanlar var. İşten eve döndüğünde kimseyle konuşacak hâli kalmayanlar. Story’lerde gördüğü kalabalık sofralara bakıp telefonunu kapatanlar. Sosyal medya artık yalnızca mutluluk göstermiyor; aidiyet de gösteriyor. Bir süre sonra yalnız hissetmiyorsun sadece; herkesin hayatı bir yere akarken sen kendi gününün eşiğinde kalmışsın gibi hissediyorsun. Oysa başka evlerde de biriken bulaşıklar, açılmayan mesajlar, sessizce bitirilen günler var. Bu duygunun en ağır tarafı yalnız hissettirmesi; en gerçek tarafıysa ne kadar kalabalık olması.

Ama bu kalabalık hemen görünmez. Çünkü herkes kendi taşıma kapasitesinin sınırına sessizce yaklaşır. Kimi bunu bir telefonu açmayarak, kimi yatağın kenarında birkaç dakika oturarak, kimi de market poşetini yere bırakıp nefesini toparlayarak yaşar. Dışarıdan bakınca hayat devam ediyor görünür. İçeriden bakınca bedenin hangi noktada zorlandığını yalnızca onu taşıyan bilir.

Bütün bunların içinde sıradan hayatlarımızı sevmek giderek zorlaşıyor. Oysa çoğu hayat sessizdir. Bir kadın sabah işe gider, yorulur, akşam market poşeti taşır, günlerce kimseyle konuşmadan uyur. Bunlar görünmez. Görünen şey sürekli dönüşüm hâli.

Bazı hayatlar algoritmaya uygun olmadığı için görünmez kalıyor.

Algoritma temiz tezgâhları, düzenli rafları, koşudan dönen parlak yüzleri, “öncesi/sonrası” olan hayatları sever. Ama kimi hayatların öncesi ve sonrası yoktur. Sadece bugünü vardır. Bir yük daha taşınır, bir kapı daha açılır, bir gün daha sessizce kapanır.

Gece telefonu kapattıktan sonra odanın sessizliği büyüyor. Bir anlığına bütün o videoların dışına düşüyorsun. Koşanlar, başlayanlar, dönüşenler akmaya devam ediyor. Sonra gözün duvardaki çatlağa takılıyor. Aylardır orada duran, ertelenmiş, tamamlanmamış bir çatlak. Onarmayı düşündüğün, sonra unuttuğun, sonra yeniden fark ettiğin.

Tam dağılmaz, tam toparlanmaz. Taşıma kapasitesi çoğu zaman böyle dolar: bir çöküş gibi değil, duvarda ince bir çizgi gibi. Dışarıdan bakınca ev hâlâ ayaktadır; içeriden bakınca duvarın neresinden sızdığını bilirsin. Her zaman büyük bir yıkım gibi görünmez. Bir telefonu açmamakta, bir poşeti yere bırakıp birkaç saniye beklemekte, ertelenmiş bir çatlağın önünden her gün yeniden geçmekte durur.

Çatlak oradadır. Onarılmadığı için değil yalnızca; görülmediği için de büyür. Taşıma kapasitesi aşıldığında her şey kırılmaz bazen. Bazen yalnızca ses azalır, omuz düşer, kapı daha yavaş açılır. İçinde yaşayan bilir yalnızca.

Ve kadın başka bir hayat istemiyordur aslında. Yalnızca yaşadığı hayatın içinde kaybolmamaya çalışıyordur.

/Kaynak:Catlak Zemin/

Öne Çıkanlar