Çelenk: Narin Güran için adalet mücadelesi bitmedi

Diyarbakır Tavşantepe’de 21 Ağustos 2024’te kaybolan ve 19 gün sonra ölü bedeni bir dere yatağına gizlenmiş halde bulunan 8 yaşındaki Narin Güran’ın akıbetinin ortaya çıkarılması kamuoyunda yankı uyandırmış, yargılama süreci hızla tamamlanıp anne, abi, amca ile komşu Nevzat Bahtiyar suçlu bulunmuştu. Başından sonuna konuyu takip eden DEM Diyarbakır Milletvekili Sevilay Çelenk tüm bu sürecin adaletsiz işlediğini ve hükmün de hatalı olduğunu defalarca kez vurguladı. Hem iktidar kesimlerinin hem kamuoyunun ve ilgili aktörlerin hem de yargının bu adaletsizlikte rolü olduğunu ifade etti.

Çatlak Zemin, konuyla ilgili olarak Sevilay Çelenk ile bir söyleşi gerçekleştirdi:

Narin Güran’ın öldürülmesi olayında hakikatin ortaya çıkması için devamlı bir şekilde ve başından beri çaba gösteren insanlardan birisiniz. Narin’in cinayet dosyası, ülkede karşılaşılmadık bir şekilde, bir sene içerisinde üç mahkeme görüp Yargıtay’da onandı, öncelikle bu hız hakkında ne demek istersiniz? Mesela bir erkeğe, uyguladığı şiddet sebebiyle yargılandığı dosyalardan ceza çıksa da boşanma davalarının 10 senede bitmediği, erkeklerin öldürücü yaralama davalarının para cezasına çevrildiği ve ertelendiği bir bağlamda bunu konuşuyoruz.

Evet bütün süreç alışılmadık bir hızla ilerledi. İlk derece mahkemesi 28 Aralık 2024 tarihinde duruşmaları tamamlayıp hüküm kurduğunda, Narin’in kaybolmasının üzerinden dört ay, dava sürecinin başlamasının ve ilk duruşmanın tamamlanmasının üzerinden sadece bir buçuk ay geçmişti. Bir buçuk ayda süreç tamamlandı. Hüküm verildi. Yargı sürecinin bazı aktörleri bu süreyi yoğun bir kamuoyu ilgisi ve hatta baskısı altında geçirdi. Bir kısmı o televizyon programından bu programa koşturup durdu ve neredeyse her gün çeşitli mikrofonlara konuştu. Kimse enine boyuna düşünüp taşınmadı. Her şey çok kısa sürdü.

İlk birkaç gün içinde bir aile ve bir köy sosyal medya trolleri tarafından olduğu kadar gazeteciler, sıradan sosyal medya kullanıcıları, hukukçular ve hak savunucuları tarafından masumiyet karinesi hiçe sayılarak damgalanmıştı. Kimi zaten açıkça onların Tavşantepe Köyü ile birlikte yeryüzünden silinmesini istiyordu. Kısacası mahkeme, daha çocuğun cansız bedeni bulunmadan evvel vicdan ve izan yoksunu bir habercilik faaliyeti ve sosyal medya trollüğünün çoktan vermiş olduğu hükmü sadece ilan etmiş oldu. Buna çabucak ikna olanların istediğinin adalet olmadığını bir zaman sonra anladık… Nitekim daha sona yargı sürecinin ağır kusurlarla malul olduğu, açıkça hukuk dışına sürüklendiği ve en nihayet Tavşantepe’ye yönelik bir cadı avına dönüştüğü ikna edici bir biçimde ortaya kondukça, medya ve kamuoyu ilgisi birdenbire bıçak gibi kesildi. Sessizlik, neredeyse bir yılı aşan kesif bir sessizlik hakikate yüz çevirmenin en somut göstergesiydi.

Neden böyle oldu sizce?

Narin olayında benzeri görülmemiş türden bir uzlaşı bütün siyaset ve toplum alanını teslim aldı. Birbirinden çok farklı kesimlerin, gerek kadın çocuk katli davalarında birikmiş öfkesini gerek olayın vuku bulduğu coğrafyaya ilişkin önyargılarını hızla bu olaya transfer etmelerini sağlayan bir uzlaşı kuruldu. Batı’dan Tavşantepe’ye diğer bir deyişle Kürt coğrafyasına bakanlar “Oralarda oluyor böyle şeyler,” diyordu ve bir yandan da ailenin önce AKP’li, sonra HÜDA-PAR’lı, hatta Hizbullah olduğu bilgisi yayılmaktaydı. Ailenin kurtarılacağı ve suçun örtbas edileceği kanaati bir toplumsal infial yarattı. Öte taraftan İlk kez Ümit Özdağ tarafından dile getirilen, “Domuz bağı düğümlü feodal cinayet” yani Hizbullah, Kürt Hizbullah’ı iması, “Oralarda olur böyle şeyler” ithamıyla buluşunca, Kürt toplumuna da bu cinayeti kendi dışına itme imkânı sundu maalesef. Böylece o kesimler tarafından da yeri geldi “Hizbullah,” yeri geldi “JİTEM” denerek, Tavşantepeliler bünyenin dışına atılmak, uzaklaştırılmak istendi.

Bu iddialar karşısında AKP, HÜDA-PAR ya da başka muhafazakar çevreler, geçtiğimiz iki yılda, yargı süreci de ortaya çıktıktan sonra ne yaptı?

Buradaki tek basit gerçek, köyün son seçimde ekseriyetinin AKP’ye oy vermiş olduğunun ortaya çıkmasıydı. Ancak bu da stabil bir aidiyet değildi. Farklı tarihlerdeki seçimlerde bizim partimizin de köyden yüksek oy aldığı dönemler olmuş. Bugün de DEM Partili olanlar var köyde.

AKP çevresi hiçbir gücü, hiçbir aşiret bağlantısı olmayan kendi halindeki bu aileyi ve toplasan belki 200 oy etmeyecek bir seçmen kesimini çok net biçimde gözden çıkardı. İki yıla yaklaşan bir süre boyunca büyük ve ıstıraplı çabalar sonucunda ailenin suçsuzluğu artık yaygın bir kanaat halini aldığı halde, AKP’nin Diyarbakır milletvekillerinin ve AKP Diyarbakır İl Örgütünün bu gözden çıkarmayı yeniden müzakere ettirmeye dönük hiçbir gayreti olmadı. AKP’ye yakın nüfusun çoğunlukta olduğu bir köy, bir anne ve bir aile, “Aile Yılı’nda” korkunç bir kıyamete terk edildi. Güranları ve köyü büyük bir çaresizlik ve zayıf bir umut arasındaki o kör kuyudan çıkarmaya dönük hiçbir şey yapmadılar.

Bugün, olayın üzerinden iki yıl geçtikten sonra hâlâ Tavşantepe’nin bazı sakinleri ve onları destekleyen bazı yurttaşlar, ağzından çocuk ve aile düşmeyen Cumhurbaşkanı Erdoğan bu konuyu duyarsa, bu büyük hukuksuzluğa ve bu benzeri görülmemiş kıyamete derhal son vereceğini umuyor… Çok çaresiz bir durum. İnsanın Beştepe’ye gidip, “Dicle’nin kıyısında bir annenin kuzusunu kurt kaptı Sayın Cumhurbaşkanı, duydunuz mu?” diye pankart açası, çadır kurası geliyor… Narin Güran olayı garip bir biçimde bugün artık hiçbir mazlumun sesinin Saray’dan duyulmadığını, sistemin kendisinin zaten mazlumların sesinin Saray’dan duyulmaması üzerine oturduğunu en somut biçimde ortaya koydu.

Sanki ellerinden gelse, “Olan oldu bu da sizin kaderiniz, kadere isyan etmeyin,” diyeceklerdi. AKP seçmeni olduğu kabul gören, devlete olan bağlılığını ifade ederek yardım bekleyen bu ailenin bu korkunç suçu işleyip işlemeyeceği konusunu enine boyuna muhakeme edecek kadar bile içsel bir ilgi duymadı hiçbiri. Ne diyeyim, Allah hiçbir siyasetçiyi böyle bu kadar insani ve ahlaki bir meselede bile kendine ait bir fikri, buna cesareti ve gayreti olamayacak kadar etkisiz bir eleman pozisyonuna düşürmesin.

HÜDA-PAR Genel Başkanı da o tarihte derhal Narin’in ailesi ve köyü ile hiçbir bağlantılarının olmadığını ilan etti. Kendilerini bu olaylarla ilişkilendirenlerin Siyonist hesaplar olduğunu söyledi. Sonrasında da bir daha çok uzun zaman, ta ki Güran Ailesi’nin suçsuz olduğu bilgisi oldukça geniş bir kabul görünceye kadar, bu parti Tavşantepe’nin de mütedeyyin bir anne olan Yüksel Güran’ın ve ailesinin de adını anmadı.

Fakat meselenin “bir basit köylü” Nevzat Bahtiyar’ın aklanması olmadığı açık. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Hukuk sürecini anlamlandırırken “jandarmanın işini kötü yapması” diye sadece açıklayamayacağımız aşikar diye düşünerek soruyoruz. “Siyasal davalarda kumpas niteliğini gördüğümüz yargı süreçlerinin adli vakalara da sirayet ettiğinin görüldüğünü” söylüyorsunuz bir yazınızda.

Evet, Narin Güran vakasında, tümden siyasallaşmış ve kumpas niteliğini içselleştirmiş bir yargı sistemi iyice açığa çıktı. Yıllar yılı yargı eliyle siyaset alanını dizayn ederseniz, adli olaylarda adalet tesisinin esas olacağını umamazsınız.

Bir şey daha eklemek önemli tabii, tüm aileyi ve ayrıca köyün 15’e yakın insanını derdest edip cezaevine tıktıran bu fecaat yargı sürecinde kadın katli, çocuk istismarı ve çocuk katli vakalarının birikmiş öfkesinin de büyük payı vardı. AKP yargı düzeni bir el çabukluğu ile faturayı bu olaya kesti. Diyarbakır’a biri gidip biri gelen bakanlar, bütün partilerin milletvekilleri ve davaya müdahil olan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının sözüm ona “yoğun ilgisi” bu şaibelerle dolu yargı sürecini hızlandırıp hatalara sürükledi. Tarihe bir utanç olarak kaydedilen bu berbat yargı süreci il, bölge ve hatta ülke baroları ile hak savunucuları ve kadın örgütleri tarafından da niyet bu olmasa da etkin katılım ve izlemeyle bir şekilde meşrulaştırıldı. Herkes oradaydı. Herkes… Nevzat mı dediniz? O günlerde Nevzat insafa gelip her şeyi itiraf edecek dahi olsa ne onu dinleyecek ne ona inanmak isteyecek kimse vardı. Öyle ki açıkça anlatmaya kalksa başına bir iş bile getirilebilirdi. Bütün bir jandarma teşkilatının olay yeri delillerini yok eden, soruşturmaya işkence ve ağır şaibe karıştıran onca uygulaması, onca yalan yanlış tutanak, onca hakikat muamelesi yapılmış yanlış ihbar… Onca incelenmemiş kamera görüntüsü… Bununla hesaplaşılamazdı. Nereden mi biliyorum? Bugün geçen zaman artık her şeyi açığa çıkarmışken bile bu ihtimal İstinaf Mahkemesi Başkanının apaçık ve ayrıntılı şerhine rağmen ne İstinafta ne Yargıtay sürecinde dikkate alındı.

Devlet, politikasını aileyi korumak olarak koyarken neden yargılamada odağını değiştirmedi? Değiştirse aile aklanacak, kötü komşu suçlanacak ve iktidar da gerçekleri açığa çıkaran ve aileyi koruyan olacaktı?

Geçen bunca zaman sonra şunu çok daha iyi anlayabiliyoruz. Çocuğun yolu üzerinde evi olan sıradan bir köylünün, silik bir şahsiyetin katil olma ihtimali devletin, yargının, siyasetin ve sivil toplumun bütün gücü ve aktörleri oraya yığıldıktan yani yer yerinden oynadıktan sonra artık kimseyi kesmiyordu. Utanç verici bir durumun içine düşülmüştü. Benzeri görülmemiş bir akıl tutulması… Bu ihtimali ezici çoğunluk aklından bile geçirmek istemedi. Yani mesele basit bir köylünün, Nevzat Bahtiyar’ın aklanması meselesi tabii ki değildi. Herkes kendi önyargılarını doğrulatma, yaralanmış narsistik gururunu onarma derdine düştü. Basit bir olay karmakarışık bir hâle elbirliğiyle getirilmişti. Konuyu anlatmaya çalıştığınız çok kişi, “Ay ama çok karışık” diyordu. Bilmiyoruz, emin olamıyoruz deniyordu. “Bilmemenin konforu”…

Hâlâ şunu diyenler var, “Tamam belki Nevzat yapmış olabilir ama bence aile de kesin bir şey saklıyor.” Peki ailenin bu sakladığı şey her neyse, katil ya da sadece işbirlikçi olarak, o şeyi Nevzat’ın da biliyor olması gerekmez mi? O ailenin söylemeyeceği kadar vahim şeyi Nevzat neden söylemiyor? Söylemiyor çünkü öyle bir şey yok. Aile, hiç ama hiçbir şey saklamıyor…

Yeri gelmişken başka bir şey daha anlatmak isterim. Yıllar evvel “Cinayet’i eve getirmek” diye uzunca bir makale yazmıştım. Forbrydelsen (Cinayet) adlı bir Danimarka dizisinin orijinali ile Türkiye ve ABD’de yayınlanan uyarlamalarını karşılaştırmalı olarak incelemiştim. Çok ilginç geliyor şimdi, kehanet gibi neredeyse. Dizide arkadaşlarıyla katıldığı bir parti sonrasında kaybolan ve daha sonra cansız bedeni bir ormanda bulunan liseli kız öğrenci Nana’nın hikayesi anlatılıyordu. Bir tür polisiye dizi idi kısacası. Çok nitelikli bir polisiye. Nana’nın cansız bedeninin olduğu ormanda babasının kredi kartı da bulunmuştu. Neyse ki aile üyeleri o gün şehir dışında olduklarını kanıtladığından vs. suç üstlerine kalmamıştı. Fakat gerçekte de çok ağır olan bu olay, yerel seçimler öncesi atmosferin ve dezenformasyonun da etkisiyle toplumsal alanda büyük bir infial yaratmış, Belediye Başkan adayından (hatırladığım kadarıyla) Nana’nın okul arkadaşlarına ve öğretmenine kadar herkes sanık sandalyesine oturtulmuş, vaka çok büyük, çok organize bir olay muamelesi görmüştü. Sonra dizi bittiğinde anladık ki, babanın yanında çalışan, ondan büyük iyilik görmüş ve ona patolojik bir bağlılık geliştirmiş işçi, babasını üzüyor diye adamın canından çok sevdiği kızını öldürüyor! Tecavüz edip öldürüyor. Ağır problemli bir zihin yapısı…

İşte Türkçeye “Cinayet” adıyla tercüme edilen, Danimarkalı orijinalinin ve ABD uyarlamasının adları da aynı anlama gelen dizinin, üç ülkede yayınlanan beşer bölümünü bir yandan cinayet, kültür ve medya temsili ilişkisini anlamak, bir yandan “orijinal” ve “uyarlama” ilişkisini tartışmak üzere akademik bir incelemeye konu etmiştim. Sonuç olarak ben dahil çoğu izleyici bakımından, çapı bu kadar büyütülmüş ve bambaşka muhtemel faillikler ve motivasyona bağlanmış bu dizide, deyim yerindeyse, katilin hem de başka bir etnik kimliğe mensup bir “uşak” çıkması kabul edilemeyecek kadar klişe bir şeydi. Bu durum, çok başarılı bir diziyi başarısız bir finalle noktalanmış gibi görmemizi getirmişti. Sanki bu şahane Danimarka dizisini yapanlar o kadar karmaşıklaştırdıkları işin içinden çıkamadıkları için bu son dakika formülünü üretmiş gibiydi. Oysa şimdi düşünüyorum da hayat ve trajedi zaten böyle bir şey. Popüler bir filmin en klişe sahneleriyle yazılıp duruyor ikisi de. Final klişeden de öte. Hayat böyle…

Narin olayında olan da, bu olayın bir “hikâye,” “bir dizi,” “bir Esra Erol programı” gibi görülerek dehşet verici bir sorumsuzlukla, akıl ve muhakemeden tümden yoksun önyargılarla bu denli karmaşıklaştırıldıktan sonra o basit “hakikat”e kimsenin yaklaşamaz hâle gelmesiydi. Olay bu, başka hiçbir şey yok, başka hiçbir şey çıkmadı. Bir aile ve bir köy üzerlerine kamyonla boşaltılan ziftten; ancak aile üyelerinin, avukatlarının ve sonsuz inatçı bir avuç insanın bıkmadan usanmadan tekrar tekrar anlatması, yazması, konuşması, kamuoyunu ikna için elinden gelen her şeyi yapmasıyla yavaş yavaş arınabildi. Önce gözlerini, sonra ellerini ve ayaklarını sonra “varlıklarını” güç bela temizleyip etrafa korkmadan bakmaya başlayabildiler. Onların toplum içine çıkabilme ve adalet nöbeti ile büyük bir mücadeleye girişmesiyle, çok daha açık ve net gördük ki bu aile ile ilgili HİÇBİR ŞEY YOK. Hiçbir suçları yok. Suçsuzluklarının kanıtlarını defalarca anlattım. Olayı kuşatan önceki ve sonraki eylemleri, atmosferi, bilgi ve belgeyi yorumlayarak defalarca tartıştım. Artık yeniden anlatmayacağım.

Dava özelinde adalet mücadelesi açısından neler demek istersiniz?

Şunu söylüyorum: Katiller adalet mücadelesi vermez, hiçbir yerde ve tarihin hiçbir anında böyle inatçı, böyle güvenli ve böyle sabırlı mücadele veren bir katil ya da işbirlikçi aile görülmedi.

Nevzat Bahtiyar’a bakın, cezası 17 yıla çıktı. Sözüm ona bütün ülke suçsuzluğuna da inanıyor. Bir kişi çıkıp onun için yürüyor mu? Bakanların, Meclisin, hak örgütlerinin kapısını aşındırıyor mu? Soru önergeleri veriyor, basın açıklamaları yapıyor mu? Yapmıyor, yapmaz. Nevzat Tarikatı Nevzat’ın suçsuzluğuna inanmıyor da zaten. Onlar buradan bir özne pozisyonu yakaladılar, devletin yargısına da işi havale ettiler. Şimdi, kendi küçük ya da büyük nüfuz alanlarındaki “varlıklarını” sürdürmeye bakıyorlar. O yargı bu ülkede her gün yeniden hukuksuzluğun, siyasallaşmanın tarihini yazmıyormuş gibi. Bu olayın politik karakterini de kavramaktan uzak oldukları için onlara bir şey anlatamazsınız. Suçsuz bir ailenin mahvına sebep oldukları akıllarından bile geçmiyor hâlâ. Nevzat’ın aldığı ceza için yapılan bir itiraz yok. Çünkü ona inanmak ya da inanmamak gibi bir mefhum da yok. Nevzat’ı herhangi bir özne olarak bile görmüyorlar. Basitçe, üzerine suç yıkılmaya çalışılan “sözde gariban marabayla” dayanışma olayı da değil bu. Çok daha ilkel dürtülerle yapışıyorlar bu olaya. Haklı çıkmak istiyorlar. Ayrıca Nevzat’ın maraba filan olmadığı da artık çok açık. Kimisi de “Hepsi suçlu” diyor ve Nevzat da ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alsa rahat edecekmiş gibi davranıyor.

Olay örgüsü benzemeyen ama Türkiye gerçekleri açısından maalesef şaşırtmayan, Gülistan Doku’nun yitiminin ardından yıllar sonra dosyasının tekrar açılmasının ardından Narin’in şimdi tekrar gündeme gelmesini siz nasıl değerlendiriyorsunuz? 2024 Ağustos’ta başlayan bir sürecin ardından, bugün Temmuz 2026’ya gelirken, Narin’in davasında da Gülistan’ın davasındaki gibi güç dengelerinde değişen bir şey görmek mümkün olabilir mi?

Bu iki olayı karşılaştırmak aslında doğru olmaz. Narin olayı hâlâ çok yakın bir olay. Buna rağmen, oradan farklı olarak bir hüküm kurulmuş. Fakat adalet tesis edilememiş, edilemediği gibi bir aile ve bir köyü kuşaklar boyunca etkileyecek bir kıyamete tekabül eden bir ilk derece mahkemesi kararı, Yargıtay aşamasında da onaylanmış. Bütün bunlar da Gülistan Doku olayından çok farklı bir biçimde çok kısa sürede “olmuş bitmiş”. Şimdi de kaçınılmaz biçimde oluşan kuşkuların ve dolayısıyla bütün olayın üstü örtülmeye çalışılıyor.

Tek umut Anayasa Mahkemesi’nin bu meseleyi doğru dürüst ele alarak adil bir yeniden yargılamanın yolunu açacak biçimde hak hukuk ihlallerini tespit etmesinde. Diğer bir ihtimal de ilk derece mahkemesinin kararı sonrası ortaya çıkan yeni delillerin incelenmesine dönük bir irade sergilenmesinde.

Evet, Bakan Gürlek Gülistan Doku, Rojin Kabaiş cinayetlerinin yeniden başka gelişmelerle birlikte gündemleşmesi sonrasında, Narin cinayetiyle ilişkili çabaları daha fazla görmezden gelemedi. “Yeni bir delil olursa orada da değerlendirilir” minvalinde bir şeyler söyledi. Gülistan Doku olayında da yıllar sonra gelen bir itiraf tutuklamaları başlattı. Fakat bu açılım, Akın Gürlek’in sansasyonel bir biçimde Adalet Bakanı oluvermesinin hemen arkasından geldi. Aslında şeytana pabucunu ters giydiren bir akılla, makro-politik sahadaki bütün çürüme, skandal vesaireye dönük tepkiyi, Türkiye toplumunun çok sevmeye başladığı kişisel hayatlarda yaşanan trajik ve çözümlenmemiş olaylara yönlendirmeye ve soğurmaya da yaradı. Bu dosyaların yeniden açılmasında sözüm ona bir “temiz eller” operasyonu niteliği de gözden kaçırılmamalı. Bir yandan da CHP’ye yapılan yargı darbesiyle toplum nezdinde iyiden iyiye sarsılan itibar, Rojin’le, Gülistan’la, Rabia’yla dengelenmeye, dikkat dağıtılmaya çalışıldı. Her şey çok ilginç gerçekten… Gülistan Doku olayında anlaşılıyor ki hapse tıktıkları kişileri zaten gözden çıkarmışlar. Şimdilik bunu biliyoruz. Fakat Gülistan Doku nerede? Nerede?

Gülistan Doku’nun kayıp olduğu yıllar boyunca, AKP muhalefette değildi. İktidardaydı. Niye şimdi? Cesur bir savcının ortaya çıkıp konuyu çözüme yaklaştırması fikri ikna edici değil. Üstelik Rabia Naz’dan Gülistan Doku’ya çözülememiş her davaya el atılırken, kanayan bir yara olarak Narin vakasının zoraki kurulan bir iki cümle ile geçiştirilmesi de öyle basit bir iş değil. Anlıyoruz ki AKP şimdilik Narin vakasını çözmeyecek. AKP iktidarında her şeyin bir zamanı vardır. Narin olayının bir skandal olarak sona ermesinde rolü olan bakanların filan gözden çıkarıldığı gün, Narin olayı da çözüme kavuşacak. Bakan Gürlek, kendisi gözden çıkarıldığında, Narin olayının da bedelini ödemesi gereken faturada bir kalem olarak yer alacağını akıl ediyordur umarım. Öyle ya çaresiz insanlar sosyal medyada akşam sabah onu etiketliyor, adalet istiyor. “Aile Yılı”nda suçsuz bir anne, zindandaki dipsiz bir kuyuda her gün biraz daha aklını, hayatını yitirmeye yaklaşıyor. Bakan Gürlek duymuyor…

Kısacası, Gülistan Doku olayı nereye evirilecek, nasıl olacak bilemiyoruz. Ve her şey birbiriyle ilişkili. Gülistan Doku vakasında artık hayatından kesin olarak umut kesildiği halde cansız bedenin bulunmadığı bir kayıp olayı söz konusu. Bu tabii ki bir cinayeti akla getiriyor. Bunca yıl geçtikten sonra etkili bir soruşturmanın yürütülmemiş olması, hiçbir sonuca ulaşılmamış olması birilerinin korunuyor olduğu bilgisini de akla getiriyor. Fakat ben bu olayı incelemedim, incelemediğim hiçbir olayda da detaylar üzerine konuşmam. Konuşamam. Konuşabileceğim şey olayın ele alınış biçimi ve zamanlamasının anlamı olur ancak.

Narin Güran olayında yeni delil ve yeniden yargılama mevzuna gelince, aslında çok yeni delil var. Burada belki de tersinden bir mantıkla bu olayda karar vermeye imkân tanıyan darbaz gibi, Ulusal Kriminal Büro (UKB) adlı kendisinin ve uzmanlarının ne menem bir liyakate sahip olduğu bilinmeyen kurumun görüntü incelemesi gibi, iki temel delilin zaten delil mahiyetinin olmadığının çoktan en net biçimde anlaşıldığını söylemek gerekir. Yani, aile aleyhine tamamı yanlışlanmış, dosyaya bile birçoğu girmemiş ve karara gerekçe oluşturmamış dedikodular dışında delil bulunmadığını kabul etmekle başlanabilir.

Sizin bu sürece ilişkin çeşitli muhalif kesimlerin, ülkede (söz konusu kadına yönelik şiddet değilken de) başka şiddet üreten dönemlerden tanıdık olduğumuz biçimde, hezeyanlara kapılarak, hakikatin peşine düşmeden, AKP ile hesaplaşma haklı refleksiyle ancak adaletsiz bir sonuca sürüklendiği eleştiriniz var. Önceki iktidarların ve AKP’nin hem Kürtler için bölgede yarattığı tahribatın hem bir nevi hâlâ yaşayan oryantalizmin hem de kimi ezberlerin bunda devreye girdiğini söylüyorsunuz. Ancak bu farklı muhalif kesimlerin de kimi tecrübeleri var; bunda buradaki soruşturmada— en aşikâr olanı Nevzat Bahtiyar’ın sorgusuyla Ogün Samast sorgusu arasındaki benzerlik gibi—soruşturma/yargılama süreçlerinde tanık olduğumuz devlet yaklaşımındaki benzerlikler var. Öte yandan, ailelerin korunması adı altında kız çocukları ve kadınların şiddetten korunmadığına ve şiddete açık edildiğine dair tonlarca deneyimimiz var. Patriyarkanın devlet eliyle şiddeti nasıl ürettiğini ve bunun ölümle sonuçlandığı yıllardır görüyoruz. Yani aileden de devletten de şüphelenmek için çok bilgimiz var. Bu konudaki düşüncenizi biraz daha netleştirebilir misiniz?

Evet doğru her birimizi teyakkuza geçiren bir cezasızlık var. Kadınlar öldürülüyor, çocuklar istismar ediliyor. Yargı süreçleri çok sıklıkla adalet talebimizi boşa çıkarıyor. Çok öfkeliyiz, bu alandaki kazanımlarımız elimizden gidiyor. İstanbul Sözleşmesi’ni bir gecede yitiriyoruz. 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Yasa’nın hep tehdit altında olduğunu biliyoruz. Seküler bir toplum hayatı içinde hissedebileceğimiz türden güven duygusu tümüyle aşınmış durumda. Evet aileden, devletten, feodal ilişkilerden, kız çocuklarını kolayca gözden çıkarabilen pratiklerden fazlasıyla zarar görmüş bir toplumuz. Acı çekmişiz, çekmeye devam ediyoruz. Fakat bu maalesef aynı zamanda büyük bir tecrübe değil mi? Bu büyük tecrübenin bizi getirip bıraktığı nokta “Ailedir yapar, ataerkil feodal yapıdır örtbas eder, devlet ve aile aynı şeydir, birbirini kollar, ezer geçer,” demek, bu bilgiyi bir şapka gibi ilk gördüğümüz, medya ve büyük ihtimalle gerçek fail tarafından sinsice “yaratılan” “şüpheliler”in başına geçirmek mi olmalı? Evet, Narin Güran olayında sahte Facebook ihbarları olmasa, birden dedikodu kazanı ipe sapa gelmez iddialarla kaynamasa, ailenin “şüpheli” olması bile söz konusu değildi. Bu kadar acı ve bu acılardan, bu kayıplardan süzdüğümüz bu kadar tecrübe sadece ve sadece yaralı, çaresiz, mini minnacık bedeniyle, eksik Türkçesiyle çırpınıp duran Yüksel Güran’ı kayıtsızca kapana kıstırmaya mı yarayacaktı?

Doğru dürüst düşünme, doğru dürüst muhakeme etme, doğrulanmamış bilgileri dolaşıma sokmama sorumluluğumuz yok mu? Çok üzgünüm ama bu sorumluluğa neredeyse hiçbir hak savunucusu, kadın örgütü ya da hak örgütü riayet etmedi. Hukukçular masumiyet karinesinden bihabermiş gibi konuşup durdu. Çünkü maalesef bir çocuk katli olayı, yine maalesef bir anda çok medyatik bir karakter kazanmış, gece gündüz 7/24 bütün haber kanallarını istila etmiş ve ülke gündemine oturmuştu. Olayın beşinci ya da altıncı günüydü sanırım, çocuk henüz kayıpken Halk TV’den ilin milletvekili olarak beni arayıp programa davet etmişlerdi. Hiç tereddütsüz henüz köye gitmediğimi, Ankara’da olduğumu, aileyle ya da başka kimseyle görüşemediğimi ve olayın ayrıntılarını bilmediğimi söyleyerek Diyarbakır’da olan ve köye giden milletvekili arkadaşlarımın adını vermiş, onlara yöneltmiştim. Sonradan düşündüm de pek az kişi bunu yapıyordu. Medyadan duyduğu doğrulanmamış bilgiyi alıyor, evden ve köyden çok uzakta, bulunduğu yerde kameralara bağlanıyor, konuşuyor ve o bilgiyi medyada yeniden dolaşıma sokuyordu. Kimse geride kalmak istemiyordu, bir sözü eksik olsun istemiyordu. Ailenin suçluluğuna ikna için açıkça ve derhal yalan söyleyenler vardı. Bu gerçekten çok ürkütücü.

Peki konuşmalarınızda artık çok net biçimde ailenin tümden suçsuz olduğunu söylüyorsunuz. Suçlu olduğunu düşündüğünüz kişiyi işaret ettiğiniz de oluyor. Ama elbette ki doğrudan bilmediğimiz bir konuda “katil şu” diyemeyiz. Mesela bizim örgütlü olduğumuz feminist hareket bunu hiçbir zaman yapmadı. Uzatmadan, sizce bu artık içselleştirdiğimiz yaşam bilgisinin, bu ölüm karşısında sadece kadın hareketi değil, insan hakları mücadelesi ve başka muhalif hareketler düşünüldüğünde, ülkede her gün şiddet yaşanırken nasıl bir müdahalesi olabilirdi bu adaletsizliğe varan sürece? Bu çıkarılması gereken önemli bir ders; size bu soruları soranlar olarak çok uzun yıllardır erkek şiddeti davaları takip ediyoruz ve bu dersin kamusal olmasını önemsiyoruz.

Maalesef bu da tam böyle değil. Çok sık ve çok hızlı, “Katil bu” diye işaret edilebiliyor. Bu süreçte dile getirdiğiniz aksi yöndeki kabulün hiç doğru olmadığını da dehşet içinde fark ettim. Sadece Narin olayı ile ilgili değil, Narin olayı ile bu kadar haşır neşir olunca, olan biten başka şeyleri de aynı doğrultuda gözden geçirme refleksin güçleniyor. Çok çabuk suçluyoruz esasen. Yüksel Güran’ı, yaralı bir anneyi gözünü kırpmadan herkes suçladı. Bilmekle, bildiğini saklamakla, susmakla ya da doğrudan cinayete iştirak etmekle suçladı. Bu suçlama açık ya da örtük söz konusu olmasaydı, “Aile suçlu olmayabilir,” dediğinizde kadın örgütleri, hukuk kurumları, insan hakları dernekleri dahil olmak üzere çok yerden dışlamaya varan bir görmezden gelmeye niçin maruz kalasınız ki? Bir buçuk yıl evvel bu konuda mücadele için yola koyulup ilk yazılarımı yazıp ilk söyleşilerimi verdiğimde, çok açık çok net böyle tepkilerle karşılaştım. Bundan söz etmiştim. Ama Çatlak Zemin’de de kayda geçmesini isterim.

Bu tecrübe yaşanmamalı. Haksız bile olsaydım yaşanmamalıydı. Neredeyse koca ülke, ailenin suçlu olduğunda hemfikirse ve bu fikirlerinde de haklıysa, aksi bir iddiayı dile getiren az sayıda kişi neden bu kadar tepkiye yol açıyordu? Ne oluyordu? Bunu mesela Diyarbakır’da kendi halindeki yurttaşlar asla yapmadı, onların böyle narsistik bir yaralanma ile hakikati reddetmesini gerektirecek bir durum yoktu. Olayla ilgili kamusal fikir paylaşma, söz kullanma pozisyonunda olanlar yaptı bunu.

Öyle ki o günlerde benimle bir söyleşi yapan, sözlerime yer açan, çok kıymet verdiğim gazeteci Gökçer Tahincioğlu bile “DEM Parti Milletvekilinden Aykırı Bir Bakış” gibi bir başlık atmıştı söyleşiye. Demek ki böyle bir sakınganlığa zorlayan bir iklim hakimdi her yere. Öyle bir histeri ortamı vardı ki ailenin ve bilhassa annenin suçlu olmama ihtimalinin de “bir ihtimal” olduğu nefretle reddediliyordu.

Kısacası Güranlar’ı “suçlu” saymakta feministler dahil olmak üzere farklı çevrelerden kadınlar, çok kişi çok aceleci davrandı. Sayısız açıklama yayınlandı, sayısız demeç verildi. Ne zaman ki ibre tersine döndü, ağır bir medya manipülasyonu, kamuoyu baskısı ve dezenformasyon marifetiyle ailenin kapana kıstırıldığı anlaşıldı ve tümüyle suçsuz olma ihtimalleri açığa çıktı, sahneye bu kez kesif bir suskunluk hâkim oldu. Artık kimse konuşmuyordu. Birçok kesim açıkça sırtını döndü.

Kısacası feminist hareket içinde bu tür adli ya da siyasi olaylarda “suçlu” aranmadığı tezi derinlemesine baktığımızda doğrulanmadığı gibi esasen her durumda doğru bir tavır da değil bence. Bir çocuk öldürülmüşse, esas katilin serbest kalma ihtimaline karşı bir anne suçsuz yere kahredici koşullarda ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile hücre hapsinde ise, “suçlu”nun tespiti için ne gerekirse yapılmasını isteme sorumluluğumuz var. Biz suçlu değil, hakikat arıyoruz sözünün bu somut durumda tekabül ettiği hiçbir şey yok. Somut bir cinayet olayında gerçek fail bulunmadan ulaşabileceğimiz bir hakikat ya da adalet yoktur. Böyle bir hakikat arayışı, hem de defteri kapatan, hiçbir platformda öne sürülmeyen ve sessizliğin kuşattığı bir hakikat arayışı olsa olsa fantezi olabilir. “Hakikat fantezimiz” o anneyi kurtarmıyor. Benzer biçimde “Biz etkin bir soruşturma istiyoruz,” deniyor, oysa Narin Güran için, Yüksel Güran’a adalet için etkin bir soruşturma talebinin güçlü bir biçimde öne sürüldüğü bir kadın eylemi ya da etkinliği de yakın zamana kadar hiç görmedim. Kadınlar Birlikte Güçlü çağrısıyla İstanbul’da bir eylem yapıldı. Van’da Star Kadın Derneği Gülistan ve Rojin için adalet isterken açık seçik net bir talep olarak Narin’in adını andı ve eylemde ailesine yer verdi. Bu benim gerçekten gözlerimden yaşlar süzülmesine yol açtı. Bu kadar zor olmamalıydı. Derneğin önceki eylemlerini, odaklanmalarını çok bilmiyorum ama Van’daki bir kadın derneği en nihayetinde, muhakkak iyi bir yerde duruyordur.  Narin Güran trajedisinde onların bu yaptığını, neredeyse böyle bir küçük devrim gibi hissettim.

Kişisel olarak bu konuda bir yandan bir siyasetçinin kendi seçim bölgesinde yaşanan bir olayda ağır bir hukuksuzluk olduğunu fark ettiğinde ne yapma sorumluluğu varsa onu yaptım. Ayrıca hem bir akademisyen hem bir araştırmacı gazeteci gibi de neredeyse iki yüz sayfaya denk gelecek kadar çok araştırdım, yazdım, yayınladım. Sosyal medya paylaşımlarını sistematik biçimde hep sürdürdüm. Çok yoğun bir tempo içinde fırsat bulduğum her an bu mücadeleye yer açtım. Bana kulak verecek potansiyel bir kamuya ulaşmak, adalet isteyen kamuoyunu genişletmek için ne gerekiyorsa yaptım, yapmaya devam edeceğim. Bu süreçte EŞİK’ten tanıdığım ve yazı ve söyleşilerime sessizce paylaşarak destek veren kadınlara, EŞİK sosyal medyasında yeniden ileten arkadaşlara, Ankara Uçan Süpürge çevresinden, Ankara Kadın Platformu’ndan ve Ortak Yaşam Grubu’ndan tanıdığım dostlara, bana özelden yazarak verdikleri destek için şükran duyuyorum. Titizliğime duydukları güven nedeniyle daha ilk cümleme kulak kesilen az sayıdaki akademisyen dostuma, gazeteci arkadaşıma da. O kadar değerliydi ki… Yoksa her şeye rağmen yolunda yürüyorsun ama içini çok derin bir tedirginlik ve hüzün de kaplıyor. Bana güç verenlere, en son Kadın Dernekleri Federasyonu da eklendi. Çünkü kadınlar eninde sonunda birbirine kulak verir, vermelidir.

Ama işte paradoksal biçimde bana “Biz suçlu aramıyoruz,” dediklerinde (siz öyle demiyorsunuz tabii sadece sorduğunuz soruyu bu duygumu açmak için fırsat olarak gördüm), düşünmeden edemiyorum. Bu müthiş bir tersine çevirme. Suçluyu katili çoktan bulmuş, çoktan ikna olmuş, defteri kapatmış çok kimse, biz bir avuç insan “Bu aile suçlu olmayabilir ya da masum oldukları şu şu nedenlerle çok ortada,” dediğimizde, sanki bu insanlar ağırlaştırılmış hapis cezası ile bir kıyamete mahkûm edilmemiş gibi, “Biz suçlu aramıyoruz, hakikat arıyoruz,” diyor. Pardon ama tam olarak nerede nasıl ve hangi tür çaba ile hakikat arıyorsun? Neden hiç duyamıyoruz? Sen sessiz ve eylemsiz biçimde hakikat beklerken, orada bir anne sessizce eriyip gidiyor. Adeta sessizce ölüyor. Yüksel Güran birkaç ayda otuz kilo verdi…

İnsanların hayatı, haysiyeti geçmişi ve geleceği elden giderken, “Biz buna bakmıyoruz, Narin yok, biz bu tek hakikate bakıyoruz,” diyen de oluyor mesela. Bence ne dedikleri üzerine biraz daha düşünebilseler bunu söylemezler. Bu cümle bu tür yaklaşımları öyle üst entelektüel ya da etik bir düzeye filan taşımış olmuyor. Adalet arayışını açığa düşürüyor sadece. Kendi annesine biri bankada, pazarda ya da bakkalda azıcık surat assa üç gün canı sıkılacak insanlar, Yüksel Güran’ın yaşadığını paranteze alarak, “hakikate” bakmayı öneriyor! Ezberler çok feci bir hızla benimseniyor. Bu olaydan öğrendiğim diğer şey de bu. Gerçekten bu neredeyse modaya dönüştü. O kadar sık duydum ve tanık oldum ki buna. Üzgünüm, yorgunum artık, daha yumuşak anlatamıyorum…

Yani, gerçekten öyle. Yeni bir moda var sanki. Herkes birden bu tür olaylarda “kim suçlu” diye bakmanın etik, politik yanlışlığına filan dikkat çekiyor. Kadına şiddette, “suçlu kim” demiyoruz diyen var. Patriyarka, feodal yapı, eril şiddet ya da her neyse, mücadelenin imkânlarını oraya odaklıyoruz diyorlar… Evet teorik düzlemde konuşurken tabii ki meselemiz bu değil. Ama önümüzde akla hayale sığmayan bir trajik olay var. Bu etik ya da teorik yaklaşım, o zalim ve buz gibi soğuk pratiğin hakikatinin kilidini açmıyor. Ben burada bir siyasetçi olarak adalet arayışı sürdürüyorum. Erkek şiddetini çözümlemeye dönük tartışma yürüten feminist sosyal bilimci dili içinde kalamam. Bu dil çok zihin açıcı olabilir ama cadı avına maruz kalmış bir köye faydası yok. Önce yapılan şeyin mahiyetini kavramak gerek.

Bu ezberden yürüyen teori-hayat denkleminden, denklemin yanlışlığından da yoruldum. Tamamen suçsuz olduğunu bile bile, “Biz kimseye suçlu suçsuz demiyoruz,” diyerek evladı katledilmiş bir annenin, evinden yüzlerce kilometre uzakta bir hapishane hücresinde kahrından yapayalnız ölmesine yüreği elveren, teorik bilgiyle bu ölümü önemsizleştirsin. Bir hayatı, küçük sıradan bir hayatı “teoriye” kurban etsin. Ben edemem. Teoriler hayat içindir!

Önceki sorunun içinde bir soru olarak, davadaki adaletsizliği duyurmak için bunca çabanıza rağmen, DEM partinin kurumsal olarak, kadın meclisi kararıyla bu adaletsizliği duyurma yoluna gitmemesinin nedeni ne olabilir?

Her mecrada olduğu gibi bizim çevremizde de bu konuyu ağır biçimde manipüle eden kişiler oldu. Bu konuda bir ilgi yarattığımızda birileri devreye girip hiç olamayacak şeyleri gerçekmiş gibi sunarak kafaları yeniden karıştırdı. Olay karmaşıklaştıkça, sözünü ettiğim “tabulaştırma” eğilimi ağır geldi.

Elbette DEM Parti bir anda her söylediğime ikna olup bütün hacmiyle bu konuyu ele alamazdı, kolay değildi bu. Partinin en başta sürüklendiği hatalara da bütün Türkiye sürüklenmişti zaten. DEM Parti burada adalet mücadelesi sürdüren iki milletvekiline başta çok şaşkınlık yaşansa da alan açtı. Bu çok önemli. Bana da Ömer Gergerlioğlu’na da. Yargıtay’da karar onanıncaya kadar bunu yapan ve bu konuda TBMM’de cümle kuran bir tek başka parti üyesi de olmadı hatırladığım kadarıyla.

Fakat şimdi artık başka bir aşamaya geçmek gerekiyor. İnanıyorum ki partimiz kurumsal olarak bu konuyu artık en kısa zamanda ele alacaktır. DEM Parti hakikatle arasına dezenformasyon ve hınçla set kuran her tür yapı ya da kişiyi aşarak bunu yapacaktır. Bunu yapmak zorundayız. Bu aile kendisinden olmadığı için bunu yapma sorumluluğu daha da büyüktür bence. Ahlak, etik, hakikat ötekine sorumlulukla ilgili şeylerdir. Yoksa herkes kendine ve kendinden olana sorumluluk duyma eğilimindedir zaten.

Üstelik çok güçlü olduğunuz bir coğrafyada, çaresizce sürdürülen bir adalet arayışı alanını boş bırakırsanız, oraya birileri sızar. Ailenin, aile avukatlarının, izan ve vicdan sahibi kendi halinde yurttaşların, bazı gazetecilerin ve iki DEM Parti milletvekilinin binbir çabasıyla ısrarla sürdürülmüş, belirli bir aşamaya getirilmiş, konuşulabilir olmuş, desteklenebilir, imza kampanyası örgütlenebilir ve üzerine belgesel film yapılabilir olmuş bir mücadeleyi, kendine nüfuz ya da meşruiyet alanı arayan, birdenbire zuhur eden yapılara terk etmemek gerekir. Çünkü her şey bir anda berhava da olabilir.

Siz DEM’de örgütlü ve bu süreci sonuna kadar takip etmiş biri olarak, buradan adaletin dönüşü için nasıl bir örgütlenme düşünüyorsunuz? Bundan sonra ne yapılabilir?

Hepimize başta kadın örgütlerine derhal ve çok açık bir çağrı yapmak istiyorum. Eril ve şovcu adalet arayışları dışında bir adalet arayışını hâkim kılmak zorundayız. Kimileri zeka şovunu yapıp aylarca olaya sırtını dönüyor. Biz Narin’in, Yüksel Güran’ın ve bu talihsiz ailenin adaletine her gün her dakika sahip çıkmak zorundayız. Onu ve Narin’in hakkını bu karanlıktan biz çıkarabiliriz. Baba Arif, oğlu Baran bu karanlığın dışında duruyor, mucize gibi. Biz mi duramıyoruz? Arif Güran o küçük, o kapalı, kimine göre “feodal” o dünyada, hakkında onca dedikodu döndürülen eşinden ilk iki üç günün korkunç acısı içinde afallayıp susması dışında bir gün bile şüphe duymadı. Bir kale gibi kendini eşine, ailesine, çocuklarına siper etti. Allah ona sağlık versin, uzun ömür versin… Baran’ın o tertemiz kalbine güç versin. Ben artık bu konudaki duygularımı ancak böyle ifade edebiliyorum.

Hepimiz için önerim şu. Şu sahneyi düşünüp hissetmeye çalışalım:

Evinde kendi halinde oturan, akşam kocasının ve oğlu Baran’ın şehirden, kızı Narin’in kurstan gelmesini beklerken çamaşırlarını katlayan, sonra Ağustos sıcağında uykuya yatan ve o esnada dışarıda çok yakında bir yerde evladı katledilen Yüksel Güran… Sabah kızını kursa göndermezden evvel patates kızartmış. “Gitme kızım, bugün çok sıcak” demiş. Narin gitmiş… Çünkü kuzenleri/arkadaşları da gidecekmiş. Sonra işte uyanıyor Yüksel Güran, bir kabusa uyanıyor esasen. Fakat henüz bilmiyor… Evladı katledilmekle kalmayıp, kendi üzerine de bir kamyon zift boşaltılan bu kadın çaresizce, korkunç bir çaresizlikle o ziftten arınmaya çalışıyor. Olmuyor. Bizler de çabalıyoruz. Olmuyor. Zift eve, aileye, köye yayılıyor. Hınçla dökülmüş, hınçla yayılmış. Temizlenmiyor, temizlenemiyor…

Olan bu. Hiç şüphem yok. Şu yaşımda, şu pozisyonda bu hakikatten zerre kadar şüphem olsa bu söyleşideki tek cümleyi kurmazdım. Ben kendi hayatına, kendi sözüne, kendi itibarına karşı sorumluluğu ve saygısı olan bir insanım. Beşer şaşmaz mı şaşar. Fakat kendisine saygısı olan bir insan, bu riski sıfıra en yakın bir noktaya getirmeden bu şekilde konuşmaz. Bence konuşmaz. Ben konuşmam…

Kadınlara son söz olarak, sevgili kadınlar, Narin’in üzerinde “Believe in You” yazan bir tişörtle bir fotoğrafı vardır. Hiç rastladınız mı?

Mayıs ayında Norveç’te katıldığım bir insan hakları ve demokrasi forumunda bir binayı dolaşırken şöyle bir şeye rastladım: Herkes bir kâğıda dilediğini yazıp bir duvar boyunca gerili iplere mandalla tutturmuştu. Ne yazdıklarını filan pek incelemedim, zamanım azdı. Hemen Narin’i yazdım önce. Adalet istedim. Annesi için, ailesi için, kendisi için adalet. Sonra Figen Yüsekdağ’ı, Selahattin Demirtaş’ı, Osman Kavala’yı ve Çiğdem Mater’i yazdım. Mandalla ipe tutturdum bunları, fotoğraflarını çekip birkaç gün sonra Facebook’ta paylaştım. Narin için yazışıp durduğumuz bir kadın arkadaş, benim notlarımın hemen yanında birinin daha evvel “Believe in You” yazdığını ve oraya mandalla tutturduğunu fark etmiş, ben fark etmemiştim. Fotoğrafladığım halde sağdaki soldaki notlarda ne yazdığına dikkat etmemiştim. Benim Narin için adalet istediğim yerde, tıpkı Narin’in siyah tişörtünde olduğu gibi, Norveç’te biri, “Believe in You” yazmış… Hayatın ve hakikatin tesadüfleri çoktur. Öyle çok tesadüf yaşadım ki bu mücadelede. Bir gün hepsini anlatabilmeyi umuyorum.

Son on yılın feminist pratiğinde hakikatin ıskalandığını, klişe bilgilere veya grup aidiyetlerine feda edildiğini, ayrıntılarda boğulduğunu gördüğüm anlar oldu. Çok oldu. Belki hep vardı da ben ancak on yıldır görebiliyorum. Belki de yeni bir şeydir. Teorinin hızına, çevirinin, teorisyenin çokluğuna yetişememekle, sindirememekle ilişkili bir şey.

Bunlara teslim olmak istemiyorum. Yüksel’i o ıssız o karanlık hücrede bırakıp yürümek istemiyorum. Çünkü biz bir avuç insan onu bıraktığımızda kimse bir daha dönüp o karanlığa bakmayacak.

“Cinayeti eve getirmek” sözü Alfred Hitchcock’a aittir. Korku filmlerinin unutulmaz yönetmenine. Bunu televizyon için söyler. “Televizyon cinayeti eve, ait olduğu yere getirdi,” der. Televizyonun cazibesini böyle açıklar. Bu cinayeti Güranların evine getiren de işte o sorumsuz cazibe. Medya cazibesi… Cinayetin eve ait olduğu fikrine gelince, sadece retorik bir önerme. İsterseniz teorik bir önerme de diyebiliriz. Hayat her tezahüründe retoriği de teoriyi de doğrulamaz… Doğruladığını varsayarsak hayatı da hakikati de ve teoriyi de ıskalamış oluruz.

Narin bizden adalet istiyor. O minnacık o güzel kalpli annesini, abisini, amcasını o korku filmi kıyametinden çekip çıkaralım istiyor. Biz bunu yapabiliriz. Önce buna ikna olalım. Sonra nasıl yapacağımızı hızla ve hep birlikte örgütleyebiliriz.

Bu “cinayet”i ait olmadığı o yerden, Narin’in evinden çekip çıkarabiliriz! Believe in You.

Öne Çıkanlar