“Mutlak butlan tartışmalarıyla yoksulluğumuzu unutturmaya çalışıyorlar.”
Son dönemlerde kadınlardan en sık duyduğumuz cümlelerden biri bu oluyor. Arkasından da benzer sözler geliyor: “Bizim meselemiz geçinememek”, “Mutfakta yangın var, onlar başka şeyler konuşuyor.”
Bu sözlerde haklı bir öfke var. Çünkü emekçi kadınlar için yoksulluk, istatistiklerden ibaret değil; her gün yeniden kurmaya çalıştıkları sofrada, ödenemeyen kirada, ertelenen sağlık, eğitim, kişisel harcamalarında yaşanıyor. Bugün kadınların en yakıcı gündemlerinden biri hayat pahalılığı, düşük ücret ve giderek ağırlaşan geçim derdi. Ancak mutlak butlan tartışmalarını ya da son dönemde haklarımıza peş peşe yönelen saldırıları yalnızca “gündem değiştirme” girişimi olarak görmek, yaşananları açıklamaya yetmiyor. Çünkü bugün demokratik haklara yönelik müdahaleler ile emekçileri daha da yoksullaştıran politikalar aynı dönemde rastlantıyla ortaya çıkmış iki ayrı gelişme değil.
Mesele unutturmak değil, razı etmek
Orta vadeli program, kalkınma planları ve sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillenen ekonomi politikaları; ücretlerin baskılanmasını, kamusal hizmetlerin daraltılmasını, vergi yükünün emekçilere fatura edilmesini, sosyal hizmetlerin piyasaya devredilmesini, çalışma yaşamının daha da esnekleştirilmesini, ucuz emek rejimini kalıcı hale getirmeyi hedefliyor. Kaldı ki hedeflerini de büyük oranda gerçekleştirmiş durumda. Bütün bunlar, sermaye açısından maliyetleri düşürmenin; işçiler açısından ise yoksullaşmanın başka bir adı.
Ne var ki böyle bir programın yalnızca ekonomik kararlarla hayata geçirilmesi mümkün değil. İşçiler haklarını aradığında, kadınlar örgütlendiğinde, sendikalar güçlendiğinde ya da toplum demokratik haklarına sahip çıktığında bu programın uygulanması zorlaşıyor. Demokratik haklara yönelik saldırılar ile yoksullaştırma politikaları aynı programın birbirini tamamlayan parçaları olarak karşımıza çıkıyor.
İşte bu nedenle CHP’ye yargı eliyle müdahale veya seçme ve seçilme hakkının, örgütlenme hakkının hiçe sayılması yalnızca siyasal alanı ya da bir partiyi ilgilendiren bir mesele değil. Aynı zamanda düşük ücret ve güvencesiz çalışmanın daha kolay uygulanmasının da zemin taşlarından birini oluşturuyor. Yani mesele unutturmak değil, razı etmek.
Kâr da işsiz sayısı da arttı
Tam da bu günlerde açıklanan 2025 İSO 500 listesi bu açıdan yalnızca sanayinin büyüklüğünü gösteren bir sıralama değil; uygulanan ekonomi programının kimleri, nasıl büyüttüğünü ve bizi neye razı etmek istediklerini de açıkça gösteren bir tablo niteliğinde. Araştırmaya göre sanayinin en büyük 500 kuruluşunda üretimden satışlar artmaya devam ederken, kârlılıkta da yeniden yükseliş yaşandı. Buna karşılık aynı şirketlerde çalışan sayısı yaklaşık yüzde 2,5 azaldı. Yani sanayi büyürken istihdam küçüldü. Daha az işçiyle daha çok kâr elde edildi. Şirketlerin kâr marjları enflasyonun üzerine çıkarken, işçi ücretleri enflasyonun altında kaldı. Özetle Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşları üretimlerini, cirolarını ve kârlılıklarını artırırken aynı dönemde binlerce işçi işini kaybetti ya da ücretleri her geçen gün biraz daha eridi.
Kadınlar ise bu tablonun en ağır sonuçlarını yaşayanların başında geldi. Binlerce kadın istihdam dışına düştü. Çünkü patronların “Zor dönemdeyiz” dediği kriz dönemleri kadınlar için düşük ücret ya da işsizlik anlamına geliyor. İşini kaybeden kadın, yalnızca ücretini kaybetmiyor; ekonomik bağımsızlığını, geleceğe dair güvencesini ve çoğu zaman şiddete karşı en önemli dayanaklarından birini de kaybediyor. İşsiz kalan kadınların önemli bir bölümü kayıt dışı işlere, ev eksenli üretime, daha düşük ücretli ve daha güvencesiz çalışmaya itiliyor.
Vestel bunun en görünür örneklerinden biri oldu. İSO 500 listesinde 69. sıraya yükselen Vestel elektronik ve beyaz eşya fabrikalarında Zorlu Holding CEO’su tarafından Mayıs 2025’te açıklanan 2 bin işçi; son bir yılda tahminen 10 bini aşkın işçi işinden oldu. Türkiye’deki ortalama hane halkı büyüklüğü dikkate alındığında, bu kitlesel işten çıkarma dalgası yalnızca çalışanları değil; aileleriyle birlikte yaklaşık 40 bin insanı doğrudan etkileyen devasa bir sosyo-ekonomik krize dönüştü. “Verimlilik” ve “yeniden yapılanma” söylemleriyle binlerce işçi işinden olurken, bu süreçten en ağır etkilenenlerin başında üretim bantlarında çalışan kadınlar geldi. İşini kaybeden kadınların önemli bir bölümü ya işsiz kaldı ya da daha düşük ücretli ve daha güvencesiz işlere yönelmek zorunda bırakıldı. Mutfak hesabından çocukların ihtiyaçlarının ertelenmesine, ekonomik bağımsızlığın zedelenmesinden borç yükünün büyümesine kadar bütün yaşamlarını etkileyen bir yoksullaşma süreci yaşadı.
Konveyör’de yaşananlar da farklı değildi. Sipariş daralması ve maliyet gerekçeleriyle yapılan işten çıkarmalarda özellikle kıdemi düşük kadın işçilerin hedef alınması, kadın emeğinin ne kadar kolay gözden çıkarıldığını bir kez daha gösterdi. “Bir aileyiz” söylemiyle yönetilen fabrikalarda kriz dönemlerinin faturası yine kadın işçilere kesildi.
İSO 500 listesinde 141. sırada yer alan Merinos Halı, ek zam ve vergide adalet talebiyle yapılan eylemlere katılan işçileri işten çıkararak sıralamadaki yerini görece korudu.
Aslında tek tek fabrikalara bakmak bile yeterli değil. Tekstil sektöründe yaşanan istihdam kaybı başlı başına önemli bir gösterge. Kadın istihdamının en yoğun olduğu alanlardan biri daralırken bunun anlamı yalnızca üretimin azalması değil; yüz binlerce kadının işsiz kalması, kayıt dışı çalışmaya yönelmesi, daha düşük ücretleri kabul etmek zorunda kalması demek. Ki birçok fabrikada “kapatır giderim tehdidi”, ücretlere zam talebini baskılamak için bir silah olarak kullanılıyor. Listede yer almasalar da Şık Makas ve Digel gibi fabrikalarda yaşanan işten çıkarmalar ve sendikal hak mücadeleleri de bu tablonun parçaları ve kazanım açısından olumlu gelişmelerin yaşanmış olmasını yazı konumuzu dağıtma pahasına not düşelim.

Şirketler listelerde yükselirken çalışma koşulları kötüleşiyor
Metal, otomotiv ve petrokimya sektörlerindeki diğer fabrikalarda da tablo değişmiyor. Üretim artıyor, ihracat oranları büyüyor, şirketler listelerde yükseliyor. Ama aynı dönemde işçiler daha fazla esnek çalışma, daha düşük ücret artışları ve daha ağır çalışma koşullarıyla karşı karşıya kalıyor. Örneğin Bosch başta olmak üzere büyük sanayi kuruluşlarında küçülme, ücret baskısı, taşeronlaşma, esnek çalışma uygulamaları gündeme geliyor.
Nispeten daha küçük fabrikalarda ise işçilerin izin hakları gasbediliyor, izin verilse de izin dönemini belirleme hakkı tanınmıyor. Çalışma koşulları o kadar kötü ki fabrikalarda klima yok, havalandırma yok, işçi sağlığı için gerekli güvenlik önemleri yok, doğru düzgün çıkan bir yemek bile yok. Bütün bunların üzerine ücretlere zam da yok. Daha fazla üretim için çalışma süreleri, mobbing ve baskı alabildiğince artmış durumda. Petrokimya sektöründe ise Tüpraş, Petkim ve benzeri büyük kuruluşlar yüksek üretim ve kârlılıklarını sürdürürken işçiler açısından değişen bir şey olmuyor; ücretler eriyor, taşeronlaştırma devreye giriyor, çalışma koşulları orada da ağırlaşıyor.
Bütün bu örnekler aynı gerçeği gösteriyor. İSO 500 listesinde şirketler basamak basamak yükselirken, işçi ve emekçilerin yaşamı aynı ölçüde iyileşmiyor. Tersine, büyümenin maliyeti işçilerin, çoğu zaman da kadın işçilerin omuzlarına yükleniyor. Çünkü kadınlar hem ücretli emek sömürüsünü yaşıyor hem de kamusal hizmetlerin tasfiye edilmesiyle büyüyen bakım yükünü üstlenmek zorunda bırakılıyor. Kreşten yaşlı bakımına kadar kamunun çekildiği her alanda bu yük yeniden kadınların omuzlarına bindiriliyor. Bu süreci saray rejiminin ekonomi programı garanti altına alıyor.
Bu nedenle bugün baskılanmaya çalışılan ek zam talebi yalnızca ücretlere yapılacak bir artış talebi ve tek bir talepten ibaret değildir. Her bir fabrika ve iş yerinde farklı yönleri öne çıkabilir ancak vergide adalet istemek de, güvenceli ve güvenli ortamlarda çalışma istemek de, çalışma sürelerinin kısaltılması veya yıllık izin hakkı da, kreş hakkı veya iş yerinde çıkan sağlıklı yemek hakkı da, sendikal hakları savunmak da aynı mücadelenin parçalarıdır. Mesele bu talepler etrafında büyüyen mücadeleleri birleştirmek üzere örgütlülüğü sağlamaktır.
Çünkü aynı düzen hem sofradaki ekmeği küçültüyor hem de o ekmeği büyütmek için mücadele edebileceğimiz alanları daraltıyor. Çünkü sömürü ve yoksullaştırma politikalarının ilk sonuçlarını iş yerinde ve evde kadınlar omuzluyor. Demokratik hakların gerilemesinin ilk sonuçlarını da yine örgütlenme hakkından çalışma yaşamına kadar pek çok alanda kadınlar hissediyor.
O yüzden bugün önümüzde iki ayrı mücadele yok. Bir yanda demokrasi, öte yanda geçim derdi de yok. Soframızdaki ekmeği küçülten düzen ile itiraz etme hakkımızı daraltan düzen aynı. Kadın işçiler için, işçi sınıfı için ek zam ve vergide adalet talebi ile demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi birbirinden ayrı başlıklar değil; insanca yaşayabilmenin birbirini tamamlayan koşullarıdır. Mücadeleyi de tam da buradan, bu bütünlük içinde kurmak gerekiyor.










