Nolan’ın Odyssey’si, mitler ve kadınlar…

Nolan’ın Emily Wilson çevirisini baz almasını bir yandan olumlu bulunurken bir yandan aynı ihtiyatlı “duyarlı” olma halinin devamı olarak okumak yanlış olmaz.

Christopher Nolan’ın senaryosunu yazıp yönettiği “Odyssey”, 17 Temmuz itibarıyla dünya genelinde sinemalarda gösterime girdi. Homeros’un “Odysseia” destanını modern sinema diliyle yeniden yorumlayan film, uluslararası eleştirmenlerden övgü aldı. Bir izleyici olarak filmin gerçekten etkileyici olduğu söylemek mümkün. Bu yazı bir film eleştirisi değil, film ile ilgili gündemde olan bazı eleştirilere veya övgülere dair bir çerçeve çizmek.

Film daha yayımlanmadan birçok eleştiriye ve övgüye de zemin hazırlamıştı. Özellikle Nolan’ın Emily Wilson’un tercümesini baz alarak hikayeyi ilerletmesi övgü alan bir yerde duruyordu. Homeros’un orijinal hikayesinin temel kurgusu (Truva Savaşı’ndan sonra Odysseus’un İthaka’daki evine dönmek için çıktığı uzun ve trajik yolculuk) Emily Wilson’un tercümesinde dil açısından farklı bir yerde duruyor. Wilson, kelimelerini çok dikkatli bir şekilde seçerek Odysseia’nın, ozanlar tarafından ezberlenip sergilenmek üzere tasarlanmış bir şiir olarak orijinal amacını yansıtan bir ritim yaratıyor.

Wilson’ın çevirilerinin bir diğer önemli unsuru da metindeki kadınlarla ilgili kasıtlı kelime seçimleridir. Hem İlyada’da hem de Odysseia’da Wilson, Briseis ve Melantho gibi karakterleri tanımlamak için ‘köle’ kelimesini kullanıyor. Önceki versiyonlarda ‘hizmetçi kadın’ ve ‘hizmetkâr’ gibi yumuşatılmış kelimeler kullanılıyordu. Metinlerdeki olayların geçtiği Tunç Çağı toplumu hakkındaki toplumsal yaşam ve üretim ilişkileri açısından da ipuçları içeriyordu.

Ayrıca Wilson daha önce, önceki erkek çevirmenlerin Odysseia’daki kadın kölelere çeşitli kadın düşmanı terimlerle atıfta bulunmak için yaptıkları çeviri tercihlerine de dikkat çekmişti. Ancak bazı eleştirmenler bunun ‘feminist’ bir çeviri olduğunu ve Homeros’un orijinaline sadık olmadığını öne sürüyorlar. Meselemiz bu da değil.

Marksist bir perspektiften mitolojiyi doğaüstü masalların ötesinde toplumların üretim ilişkileri ve sınıf çatışmalarının üstyapıdaki yansımaları olarak okumak gerekir. Bu perspektifle insanlık tarihinin başlangıcına, on binlerce yıl süren avcı-toplayıcı döneme ve erken tarım toplumlarına bakıldığında, üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin, sınıfların ve devlet aygıtının bulunmadığı ilkel komünal bir yapı görülür. Bu düzende kadın, türün devamlılığını sağlamasının yanı sıra toplayıcılık faaliyetleriyle ve tarımın ilk mucidi olarak kabilenin beslenmesinde birincil üretici güç konumundadır. Soyağacının babadan değil anneden takip edilebildiği bu ana soylu maddi gerçeklik, dönemin inanç dünyasına “Büyük Ana” veya “Ana Tanrıça” kültü olarak yansıyor.

Anadolu’daki Çatalhöyük doğurgan kadın figürlerinden Sümer’deki İnanna’ya, Frigya’daki Kybele’den Yunan’daki Gaia’ya kadar uzanan bu ilk mitolojik imgeler, henüz bir tahakküm aracı olmayan, doğanın yaratıcılığını ve ortaklaşa üretimi simgeleyen kadın figürlerdir. Ancak üretim biçimlerindeki dönüşüm, mitolojiyi de değiştirir. Kabaca hatırlamak gerekirse Tunç Çağı’na geçişle birlikte sabanın icadı, ağır tarım ve hayvanların evcilleştirilerek büyük sürülere dönüştürülmesi, biriken artı ürün ve topraklar üzerinde ilk kez özel mülkiyet kavramı doğmuştur. Serveti elinde toplayan erkeğin, bu zenginliği kendi biyolojik çocuklarına miras bırakma isteği, kadının zapturapt altına alınmasına da yol açan unsur olmuştur. Eski dönemin “yaratıcı dişi” gücü, yeni mitolojilerde sistematik bir şekilde şeytanlaştırılmış, parçalanmış veya iktidara boyun eğdirilmiştir. Bunun en çarpıcı mitolojik seyri, Babil yaratılış destanı Enuma Eliş’te görülür. İlkel ve kaotik dişi yaratıcı güç olan Tiamat, yeni sınıflı toplumun kurucu erkek tanrısı Marduk tarafından şiddetli bir savaşta paramparça edilir ve dünyanın yeni düzeni, “boyun eğdirilmiş bu dişi bedenin” üzerinden yükselir. Benzer bir ideolojik inşaya Antik Yunan’da rastlanır; zeka ztanrıçası Athena’nın bir anneye ihtiyaç duyulmadan doğrudan baş tanrı Zeus’un kafasından doğması, “zeka ve erkeklik” arasında-dayatılmış- “doğal ilişkiyi” mitlere dayanan hikayelerden okuruz.

Üstelik tıpkı Sümer’deki Lilith veya sonradan Havva anlatılarında olduğu gibi, Yunan mitolojisindeki Pandora da insanlığın başına gelen tüm kötülüklerin ve felaketlerin sorumlusu ilan edilerek, kadına mutlak itaat telkin eden sınıflı toplumun omurgası mitolojik olarak tescillenir. Hititlerde veya Helenistik dönemde de kadim ana tanrıçalar, devleti temsil eden erkek baş tanrıların gölgesinde kalan kıskanç ve pasif eşler konumuna indirgenmiştir. Toplumlar arası geçişte mitolojide kadının bereketli ve yaratıcı bir özneden, itaatsizliği yüzünden felaket getiren bir figüre ya da öldürülmesi gereken bir canavara dönüşmesi tesadüfi bir kültürel eğilim değil. Bu eserlerin tercümesi, nasıl, hangi dönemde ve kim tarafından tercüme edilmesi de tesadüfi değil. Merceğe alınma biçimi de.

Nolan’dan bu bağlamda harikalar yaratmasını beklemek hem mitolojinin seyri hem de Nolan’ın esas belirli zümreye ürettiği filmler açısından garip olur. Müzik, film, sanatın çeşitli dalları fark etmeksizin kapitalizm ve emperyalizmden etkilenir, belirli noktalarda ona hizmet eder. Tarihsel çarpıtma, kimi olayları normalleştirme, kimi popüler meseleleri “duyarlı” olma imajıyla süsleyip püslemek bu bağlamda gerçekleşiyor. Evet Nolan’ın Emily Wilson çevirisini baz almasını bir yandan olumlu bulunurken bir yandan aynı ihtiyatlı “duyarlı” olma halinin devamı olarak okumak yanlış olmaz. Kadın meselesinin dünyada düne göre çok daha gündem olduğu bir noktada gişe kaybetmemek Nolan için önemli olsa gerek. Evet Nolan kadınları şeytan, fahişe vb. biçimlerde tasvir etmemiş, ama belki de Penelope dışında diğer bütün tanrıçalar silik, günü kafa sallamakla geçen, hikayedeki asıl etkisini göstermeyen bir noktaya evrilmiş durumda. Ne şiş yansın ne kebap misali…

Öne Çıkanlar