İran İslam Cumhuriyeti’nin, “İran” olarak adlandırdığı coğrafyada yaşayan bireylere yönelik politikaları ve zihniyeti, rejim yetkililerinin söylem ve tutumlarında çok açık şekilde gözlemlenebilir. Çoğu zaman rejim yetkililerinin açıklamaları ya da basit bir demeci bile, onların resmi politikalarını ve topluma ilişkin temel yaklaşımlarını ortaya koymak için yeterlidir. Bu açıklamalar, analiz ya da derinlemesine inceleme gerektirmeden, sorunun boyutunu açıkça gözler önüne seriyor.
Kadın meselesi, bu rejimin gözünde sadece göz ardı edilmekle kalmamış, tamamen silinmiş bir konudur. Oysa ki, kadınlarla ilgili yapılan açıklamalarda İslam Cumhuriyeti’nin kadın haklarını koruduğu ve kadınlara yönelik belirlenen tüm sınırların onları koruma amacı taşıdığı iddia ediliyor. Örneğin başörtüsü meselesi ele alınıyor ve bu örtünmenin kadının güvenliğini sağlamaya yönelik olduğu savunuluyor. Ancak bu güvenlik iddiası, aslında İslam Cumhuriyeti’nin inşa ettiği toplumun kendisinde güvenliğin olmadığını gösteriyor.
Bu yazıda ele alınan soru ise, rejimin kadınlara yönelik zihniyeti. Geçtiğimiz günlerde, İran Cumhurbaşkanı’nın birinci yardımcısı Muhammed Rıza Aref, bir toplantıda konuştu ve İmam Humeyni’nin kadınlara dair özel bir anlayışı olduğunu söyledi: “İmam, güçlü ve etkili kadını aile ve toplumun kapısı olarak görüyordu.” Bu açıklama, Humeyni’nin İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu olarak iktidara geldikten sonra kadınlara nasıl baktığını da daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor.
Humeyni, iktidara geldikten sonra, ilk iş olarak kadınların kıyafetine müdahale etti ve başörtüsü konusunu ciddi şekilde gündeme taşıdı. Yönetimlerde, İslami örtünmeyi kabul etmeyen kadınların görevden alınması yönünde kararlar aldı. Konuşmalarında ve çeşitli açıklamalarında, kadınları kendi düşünce yapısına göre tanımladı, yaşam alanlarını ve faaliyetlerini sınırlamaya çalıştı. Örneğin, devrimden sonra yaptığı ilk konuşmalardan birinde şunları söyledi: “Kadın evde olmalı, çocuk büyütmeli, bu İslam’ın emridir. Kadın özgürlüğü, Batılıların dediği gibi olursa, bu ahlaki çöküştür.”
Kadınların siyasi katılım hakkı, oy kullanma, üniversite eğitimi ya da yargı gibi konularda da ancak İslami kurallara riayet ettikleri sürece izin verilmiştir. Humeyni, ideolojik gücün başı olarak kadınlara karşı düşmanlığını açıkça ortaya koymuş ve bu doğrultuda bir yol belirlemiştir. Bugün de hâlâ kadınlar bu zihniyetin en büyük kurbanıdır. Dini kuralların yerleştirilmesi, ataerkil sistemin derinleştirilmesi ve kadın düşmanı bir eğitim modeliyle bu düşmanlık sistematik hale getirilmiştir.
Her ne kadar ilk başlarda kadınlar bu anlayışa karşı durmaya çalıştıysa da, rejimin sahip olduğu imkânlar nedeniyle kadınlar uzun süre bastırılmış ve haklarından mahrum bırakılmıştır.
Buradaki asıl soru şudur: Aref’in söylediği gibi Humeyni’nin kadınlara yönelik “özel” anlayışı gerçekten onların güçlenmesini mi hedefliyordu, yoksa yalnızca onları ev kadını ve anne olarak tanımlayıp, dört duvar arasına hapsetmeyi mi amaçlıyordu? Eğer bu anlayış gerçekten özel ve olumluysa, neden kadınlara yönelik tüm baskılar, hak ihlalleri ve sistematik ayrımcılıklar bu rejimde bu kadar yoğun yaşandı? Eğer bu özel anlayış kadınların gelişimi içinse, peki o zaman sıradan anlayış nasıldı?
Gerçek şu ki, bu rejimde kadınlar, sadece erkekler tanımlanırken bir “karşı cins” olarak var kabul ediliyor, ama asla özgür bireyler olarak görülmüyor. Bu “özel anlayış”, aslında kadınlara yönelik en tehlikeli zihniyet biçimidir çünkü kadınları toplumdan dışlamakta ve onların ilerlemesini engellemektedir.
/Kaynak:Yêkitîya Jînan/











