Bir yön duygusu: Feminist mücadelenin koşulları üzerine…

Bir hareketi ayakta tutan şey yalnızca haklılığı değil, yükün, bilginin ve sorumluluğun dolaşabilmesidir. Bu yazı, feminist mücadelenin sürekliliğini mümkün kılan koşulları ve kolektif bir yön duygusunun nasıl kurulabileceğini tartışıyor…

Gamze Özkök Çatlak Zemin için yazdı:

Geçen bir kadın buluşmasında bir kadın “patriyarkadan uzak bir yer bulalım” dedi. Cümle bir plan değildi; daha çok bir yön açtı. Nerede olduğu bilinmeyen ama nasıl hissedileceği az çok tanınan bir yer. Bu yerin nasıl olabileceği üzerine konuşmaya başladık: nasıl yaşardık, nasıl birbirimizi tutardık, yükler nasıl dağılırdı? Sorular çoğaldı, cevaplar birbirine eklendi. O akşam kurulan dünya kusursuz değildi; ama rahatlığın, güvenliğin ve yüklerin bölüşülebildiği bir ihtimali yokluyordu. Kimse bir ütopya planı çıkarmıyordu; daha çok, içinde yaşadığımız dünyanın ritminin başka türlü olabileceğini yokluyorduk. Belki de asıl mesele, böyle bir yerin var olup olmadığı değil; bu sorunun içimizde bir yön duygusu yaratmasıydı.

Bu yazı o akşam kurulan hayali anlatmak için değil, o sorunun açtığı düşünme alanını sürdürmek için yazıldı. Çünkü mesele yalnızca patriyarkadan uzak bir yer bulmak değil; o yerin nasıl sürdürülebileceğini düşünmek. Nasıl kurulur değil, kurulan şey nasıl kalır? Nasıl devam eder? Nasıl çoğalır? Bu sorular, feminist mücadelenin bugünkü ritmi içinde daha da yakıcı hâle geliyor. Çünkü mesele yalnızca ne yaptığımız değil, bu mücadelenin hangi ritimle sürdüğü.

Bu soruları sormak, bizi kaçınılmaz olarak bugünün dünyasına ve onun kurduğu düzene geri getirir.

Patriyarka yalnızca açık iktidar biçimlerinde, yasaklarda ve kurallarda işlemez. Zamanın akışında, günün ritminde, emeğin görünmez örgüsünde ve sevginin koşullu dilinde de yaşar. Sabah alarmıyla başlayan, yetişme telaşıyla süren, akşam kimin neyi ne zaman yapacağının sessizce belirlendiği o otomatik döngüde kendini yeniden üretir. Bu döngü yalnızca bireysel alışkanlıkların değil, tarihsel olarak kurulmuş bir düzenin parçasıdır. Bu yüzden “uzak” bir yer aramak, dışarıda bir ada keşfetmekten çok, içerideki ritmi başka türlü kurmaya cesaret etmektir. Uzaklık, bir varıştan çok bir yön meselesidir.

Bu ritim yalnızca patriarkanın değil, emeği ölçülebilir ve sürekli üretken kılan kapitalist düzenin de ritmidir. Sürekli hazır olma, sürekli cevap verme ve sürekli dayanma beklentisi, yalnızca iş hayatını değil, politik alanları da kuşatır. Uzayan çalışma saatleri, güvencesizlik, bakım yükü ve kesintisiz kriz hâli, insanların yalnızca nasıl çalıştığını değil, nasıl örgütlendiğini de belirler. Bu yüzden bugün yorgunluk yalnızca kişisel bir hâl değil, yapısal bir deneyimdir. Umutsuzluk ve geri çekilme çoğu zaman isteksizlikten değil, bu kesintisiz talep hâlinden doğar. Yine de geri çekilme her zaman bir son değildir; bazen yeniden katılmanın koşuludur. Süreklilik ise kesintisiz bir yoğunluk değil, kopuş ve geri dönüşler arasında kurulan bir ritimdir.

Ancak bu ritmi yalnızca içeriden değil, dışarıdan da belirleyen bir dünya var.

Dünya bu ritmi daha da sertleştiriyor. Savaşlar, silahlanma, sınır rejimleri, zorla yerinden edilme, ekonomik şoklar, otoriterleşme… “Kriz” artık tekil bir olay değil; gündelik hayatın kalıcı zemini gibi işliyor. Bu zeminde patriyarka da kendini yalnızca evin içinde değil, kamusal alanda, milliyetçilikte, militarizmde ve “güvenlik” siyasetinde yeniden kuruyor. Kadınların bedenleri ve hayatları yine bir “düzen kurma” aracına çevriliyor: doğurganlık üzerinden, aile üzerinden, “makbul kadınlık” üzerinden. Savaşın dili, yalnızca cephede değil, sokakta ve evde de büyüyor: kaba kuvvetin normalleşmesi, şiddetin gündelikleşmesi, itaat talebinin yükselmesi. Bu yüzden feminist bir yön arayışı, dünyanın sertleşme hızına karşı, başka bir insanlık ritmi kurma meselesi aynı zamanda.

Yorgunluk herkesi etkiliyor olabilir; ama eşit dağılmıyor. Bakım emeğini, duygusal emeği ve örgütlenme emeğini daha fazla taşıyan kadınlar bu yükü daha yoğun hissediyor. Evde, işte ve politik alanlarda aynı anda var olma çabası, birçok kadını sürekli hazır olma hâline zorluyor. Birçok feminist alanda süreklilik, görünür eylemler kadar görünmeyen bir emekle kuruluyor: toplantıları hatırlatan mesajlar, mekân ayarlamaları, kriz anlarında yapılan telefonlar, kopuşları onarmaya çalışan konuşmalar. Bu emek adı konmadan birkaç kişide biriktiğinde, en dayanışmacı alanlar bile fark edilmeden tükenmeyi yeniden üretebilir. Sorun niyet değil; yükün dolaşmamasıdır. Çünkü bir hareketi ayakta tutan şey yalnızca haklılığı değil, yükün, bilginin ve sorumluluğun dolaşabilmesidir. Yük dolaşmadığında dayanışma sabitlenir; sabitlenen her şey ise kırılganlaşır.

Bu yüzden mesele yalnızca yorgunluğu anlamak değil; onun içinde mücadeleyi nasıl sürdüreceğimizi de düşünmektir.

Bu noktada yazının asıl sorusu beliriyor: Mücadele nasıl sürer? Ve daha önemlisi: kim taşır?

Aynı kişilerin sürekli taşıdığı bir mücadele, bir süre sonra daralır. Daraldıkça kırılganlaşır. Kırılganlaştıkça da geri çekilme artar. Bu yalnızca bireysel bir dayanıklılık meselesi değildir; örgütlenme meselesidir. Çünkü yükler dolaşmadığında, dayanışma da sabitlenir ve daralır.

Tam da bu noktada başka bir soru beliriyor: Yük neden dağılmıyor? Neden bazı işleri hep aynı insanlar yapıyor?

Bunun bir kısmı görünmez hiyerarşilerle ilgili: “en iyi o yapar”, “o zaten biliyor”, “o daha hızlı”. Bir kısmı zaman eşitsizliğiyle ilgili: kimi insanların hayatında toplantıya, yazıya, örgütlemeye yer açmak maddi olarak daha mümkün; kimi insanların ise iki iş, ev ve bakım arasında zaten nefessiz kaldığı bir gerçek. Bir kısmı da “uzmanlık tekelleşmesi”yle ilgili: bilgi arşivlenmediğinde, süreçler yazılmadığında, deneyim paylaşılmadığında her yeni gelen sıfırdan başlar; böylece yük yine eski omuzlara yığılır. Bir kısmı ise duygusal: çatışmadan kaçınma, “ayıp olmasın” dili, mükemmeliyetçilik, hata yapma korkusu… Bütün bunlar birleştiğinde sorumluluk devri bir teknik mesele olmaktan çıkar; kültür meselesi hâline gelir. Dolayısıyla yükün dağılması, iyi niyet kadar, açık kuralların ve ortak alışkanlıkların kurulmasına bağlıdır.

Bu birikimi önlemenin yolu, görünmeyen işleri görünür kılmaktır. Dönen sorumluluk sistemleri kurulabilir: Moderasyon, iletişim, organizasyon, bakım, kriz yönetimi… Bu işler gönüllülük esasıyla ve düzenli olarak el değiştirdiğinde, bir kişinin fedakârlığı olmaktan çıkar ve kolektifin işleyiş becerisi hâline gelir. Bu yalnızca pratik bir kolaylık değil, politik bir örgütlenme biçimidir. Çünkü sürdürülebilirlik, duygusal dayanıklılıktan çok yapısal düzenlemelerle kurulur.

Bugünün politik iklimi bu soruları daha da keskinleştiriyor. Artan otoriterleşme, ekonomik güvencesizlik, savaşlar ve toplumsal kutuplaşma, birçok kişide hem korku hem de etkisizlik hissi yaratıyor. İnsanlar yalnızca yorgun değil; aynı zamanda sonuç alamama duygusuyla da baş etmeye çalışıyor. Sürekli krizlere cevap verme zorunluluğu, düşünme ve yeniden kurma alanını daraltıyor. Bu yüzden bugün politik sorulardan biri yalnızca nasıl direneceğimiz değil; insanların yeniden nasıl katılabileceği, nasıl kalabileceği ve nasıl çoğalabileceğidir.

Buna rağmen bazı mücadele biçimleri, sürekliliğin mümkün olduğunu gösteriyor. Türkiye’de feminist hareketin yıllardır sürdürdüğü sokak, kampanya ve dayanışma pratikleri, yer yer kesintiye uğrasa bile tamamen dağılmayan bir ritim kurabildiğini hatırlatıyor. Yasaklara, baskılara ve yorgunluğa rağmen tekrar tekrar söz üretme ve yeniden bir araya gelme çabası, mücadelenin yalnızca anlık bir tepki değil, süreklilik gerektiren bir süreç olduğunu gösteriyor. Bu süreklilik, birkaç kişinin kahramanlığıyla değil, sorumlulukların devredilebildiği ve yeniden üstlenilebildiği bir dolaşım sayesinde mümkün oluyor.

Israr, yalnızca duygusal bir dayanıklılık değil, örgütsel bir hafızadır. Bu hafıza, yalnızca geçmişi değil, sürekliliği mümkün kılan bir birikimi de taşır. Deneyim aktarımı, yapılan hataların ve öğrenilen derslerin paylaşılması, yeni katılanların sürece dahil edilmesi… Bunlar bir hareketin her seferinde sıfırdan başlamasını engeller. Hafıza kurulduğunda, yük daha adil dağılır. Yük daha adil dağıldığında, enerji yalnızca ayakta kalmaya değil, çoğalmaya da yönelir.

Bütün bu tartışma bizi yeniden baştaki soruya geri getiriyor.

Bu yüzden mesele yalnızca tükenmemek değil, çoğalabilmektir. Mücadelenin toplumsallaşması yalnızca daha fazla insanın katılması anlamına gelmez. Aynı zamanda yüklerin birkaç kişide birikmediği, bilginin dolaşıma girdiği ve sorumluluğun paylaşıldığı bir zemin kurmak anlamına gelir. Bir kazanımın kalıcı olabilmesi, onu taşıyanların tükenmemesine bağlıdır; çoğalabilmesi ise paylaşılan bir zeminde sürdürülmesine. Mücadele sürdürülebilir olduğunda genişler; genişlediğinde ise yalnızca direnmekle kalmaz, yeni alanlar açabilir.

Yeni bir yön, belki de tam olarak burada kurulur: Mücadeleyi kesintisiz bir yoğunlukla değil, dolaşım ve süreklilikle düşünmeye başladığımızda. Kimsenin tek başına taşımadığı, ama kimsenin de tamamen çekilmek zorunda kalmadığı bir ritim kurabildiğimizde. Yeni bir dünya bir anda kurulacak bir yer olmayabilir. Ama yükün el değiştirdiği, sorumlulukların paylaşıldığı ve geri dönüşün mümkün olduğu her an, o dünyanın küçük bir parçasını bugünde kurar. Yeni bir yön, tam da burada kurulur: Birlikte kalabildiğimiz, çoğalabildiğimiz ve bu ritmi sürdürebildiğimiz yerde.

Öne Çıkanlar