Fatma Nevin Vargün: Feminizmle öngörülen dünya daha adil ve barışçıl bir dünyadır

*Feminizmin misyonunu tamamladığına dair bir düşünce içinde değilim. Cinsler arası eşitliği, insanlar arasında mevcut eril sistemlerin yarattığı eşitsizliklerin ortadan kalkmasını ve barışı savunan feminizm, eşitlik taleplerini ve mücadele hattındaki ilerleyişini ısrarla sürdürüyor.  

*Patriarkanın dünyayı getirdiği nokta çok iç karartıcı. Zenginliğini iyice artıran azınlık, geniş halk yığınlarını açlığa, işsizliğe, en önemlisi de en derin ve acımasız şiddet biçimi olan savaşlara sürüklüyor. Buna karşın feminizmle öngörülen dünya, şüphesiz daha adil ve barışçıl bir dünyadır.

*Bugün Türkiye’de güçlü bir feminist kadın hareketi var. Kürt kadın hareketi de kendilerini feminist olarak tanımlamasa da Türkiye feminist hareketine büyük bir güç ve katkı sağlamıştır. Son yıllarda örgütlülükler üzerindeki ağır baskılar ve ağır ekonomik koşullar nedeniyle Türkiye feminist hareketinin özgün örgütlenmesinde gerileme görülüyor. Buna rağmen Türkiye’de güçlü bir kadın hareketi vardır. Bu hareketin itici gücü de feminist harekettir.

*Türkiye’de Kürt kadın hareketi oldukça güçlü ve kitlesel durumda. Görünürlüğü ise bu oranda değil. Daha görünür olamamalarından kastettiğin sanırım kadınlara dair tüm sorunlarda daha aktif politika üretmedeki yetersizlikler. Daha çok parlamento ve yerel yönetimlerindeki temsiliyetle daha görünür durumdalar.

*Kürt kadın hareketi kendini feminist olarak tanımlamıyor. Ancak feministlerle ortaklaşmaları sürüyor. JineolojÎ olarak tanımladıkları bir kadın kurtuluş ideolojisi etrafında örgütlüler. Bu ideolojinin Türkiye kadın hareketi içinde görünürlüğü ve algılanışı konusunda sıkıntılı bir durum var. Yani bunun farkında olmayan, bilmeyen bir Türkiye kadın hareketi var. Bunu anlatmak da Kürt kadın hareketine düşüyor.

Behice Feride Demir

Her sosyal ve politik olay gibi kendi zirvesini gören feminizm de çözüm ve çözülüş belirtileriyle beraber 21. yüzyıla girdi. Pek çok toplumsal harekette olduğu gibi globalizmin rüzgârı kadın mücadelesini de hızlandırmış ve ülkelere özgü özgürlük taleplerini çoğaltmıştır. Çağ kapanmadan Pekin Deklarasyonu ile elde edilen uluslararası tartışma ve ortaklıklar, bu alandaki pek çok özgünlüğü de güçlendirmiştir. Şu ana kadar kadınların özgürlük mücadelesinde, ister teorik olarak isterse de pratik kurumsallaşma açısından olsun, bu deklarasyonu aşan bir çıkış meydana gelmemiştir. Bu nedenle 8 Mart, Pekin Deklarasyonu’nun bir alt zemini iken; Pekin Deklarasyonu da 8 Mart’ın en son kazanımı olarak bir çağdan diğerine geçişteki en kapsamlı kaynak oldu.

Dünyanın sil baştan değiştiği bu dönemde her türlü eşitlik ve özgürlük mücadelesi yeni yaklaşım ve yorumlar gerektiriyor. Bugün dünya sahnesi her zamankinden çok daha şeffaf, çoğulcu, gerçekten yaratıcı olmayı zorunlu kılıyor. Kıtalararası mücadelelerin tanıştığı ve öncülüklerin ülkelere göre dinamikleştiği bir evrede, her kadın hareketi kendi kendisinin merkezi olmaya doğru gidiyor.

Sermaye, bilgi teknolojisi,  şiddet, yoksulluk ve kurumsal yıkılışın iç içe geçtiği bu gidişatta güçlü bireyler ve çözüm üreten bir kadın mücadelesi, yeni çağın karakterini de belirleyecektir.

Kürdistanlı kadınların  mücadelesi de  uzun yıllara dayanan benzer iddia, bilgi ve konumlanma ile dünya kadın hareketleriyle dayanışmak isteyen bir vizyona sahiptir. Mirasçısı olduğu ulusal kaderini tayin hakkı ile mücadelecisi olduğu toplumsal devrimciliği süreklileştirmeye çalışan Kürdistan kadın mücadelesi, uzun zamandır 8 Mart’ı önemli bir yıldönümü olarak karşılıyor. Bu karşılamaların gelenek hâline gelmesiyle beraber her döneme uygun bir tartışma başlığı da ortaya çıkıyor. Bana kalırsa Trump’ın yıkıcı girişimleri, Epstein skandalı ve şiddetin artışı karşısında  güncellemesi  gereken önemli başlıklardan biri de kadın hareketlerinin tutumudur.

Bu nedenle 30 yıldan fazla Kürt kadın hareketinin bünyesinde çeşitli kademelerde çalışmış Fatma Nevin Vargün’le bu tutumların bir yanını konuşmanın vaktiydi. Vargün, sadece siyasi çalışmalarıyla değil, bu çalışmaları yazınsal alana taşıyan  gözlem, öneri ve yazarlığı ile de Kürdistan ve Türkiye kadın mücadelesini  içeriden bilen bir kimliğe sahiptir. Vargün, en son 2025’te  Heval Sen Daha Özgürleşmedin Mi? adlı kitabını çıkardı.

8 Mart yaklaşırken dün ve yarına dair objektif tartışmalara en çok kadınların ihtiyacı olduğuna inanıyorum.

Röportajımızın 8 Mart günleri kapsamında Nûpel okurları için gerekli olduğuna inanıyorum.

Feminizmin misyonunu tamamladığına dair birçok görüş ya da eleştiri söz konusu. Sizce Feminizm için  hâlâ sürdürülebilir fikir ve eylem alanları mevcut mu? Ya da  feminizmin değişen çağa karşı nasıl bir dünya öngörüyor? 

Feminizmin misyonunu tamamladığına dair bir düşünce içinde değilim. Bu alanda çalışan bilim insanları tarafından da bu tür bir belirleme yapılmış değildir. Belki dünyada ve Türkiye’de örgütlülük anlamında bir durağanlık yaşandığından bahsedebiliriz. Feminizm, on sekizinci yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkmış; kadınlar için, kadınlar tarafından yaratılmış ve tüm dünyada kadınlar tarafından benimsenmiş, sahiplenilmiş bir akımdır. Günümüze kadar güçlenerek ve çeşitlenerek dünya kadınlarının ortak dünya görüşü olmuştur.

Başından beri feminizm, cinsler arası eşitliği, insanlar arasında mevcut eril sistemlerin yarattığı eşitsizliklerin ortadan kalkmasını ve barışı savunur. Değişen çağımızda ezme ve ezilme biçimleri özünde eril yapısını koruyor. Feminizm, bu acımasız politikalar karşısında eşitlik taleplerini ve mücadele hattındaki ilerleyişini ısrarla sürdürüyor. Öngörülen dünya, şüphesiz daha adil ve barışçıl bir dünyadır. Bu hedef doğrultusunda daha örgütlü ve atak bir mücadele geliştirmesi konusunda eleştirilmesi elbette mümkündür.

Bell Hooks’un «Feminizm Herkes İçindir» kitabı, «Feminist politika, kendimizi gerçekleştirebilmemiz için üzerimize kurulan egemenliği sona erdirmeyi ve yaşamlarımızı barış ve adalet içinde sürdürmemizi hedefler. Feminizm herkes içindir.» (Çitlembik Yayınları, s. 122) belirlemesiyle biter. Bunlar feminizmi çok güzel anlatan cümlelerdir.

Davos Zirvesi’nde dünyadaki gelir dengesizliği, iklim krizi ve siyasetteki güç birikimi sıkça tartışıldı. Hatta kapitalizmin kendi kendine yaptığı eleştiriler öne çıktı. Dünyadaki kriz durumunu nasıl yorumluyorsunuz?

Dünyadaki kriz durumunu düşününce içim daralıyor. Bu dünyayı ne kadar hoyratça, bencilce kullandığımızı düşünüyorum. Aslında tüm insanlık içinde küçük bir azınlık, milyarlarca insanın hayatını yönetmeye çalışıyor. Yönetenlerin neredeyse tamamının erkekler olduğu ise somut bir gerçek. Patriarkanın dünyayı getirdiği nokta gerçekten çok iç karartıcı. Zenginliğini iyice artıran azınlık, geniş halk yığınlarını açlığa, işsizliğe, en önemlisi de en derin ve acımasız şiddet biçimi olan savaşlara sürüklüyor.

Doğanın insanlara sunduğu güzellikler, rant uğruna, daha çok para kazanmak uğruna yok ediliyor. Tüm bu eşitsizliklerin, doğa ve hayvanlar üzerinde sürdürülen katliamların farkında olan ve çabalayan insanların varlığı ve çabalarının bu gidişatı değiştirebilme ihtimalini hayal etmek istiyor insan. Başka bir dünya tabii ki mümkün ama bu gidişatın ne zaman son bulacağını tahmin etmek güç. Bu tür zirvelerin şüphesiz faydası var ama çok daha güçlü mücadele yollarını geliştirmek lazım.

Türkiye’de  feminizm daha çok devlet feminizmi veya Kemalizm’in inşası için rejim içi bir yerde duruyor . Buna bağlı olarak Türkiye’de özgün bir kadın hareketinden söz etmek ne kadar mümkün?

Türkiye’de devletin bir feminizm algısı ve derdi olduğunu düşünmüyorum. Mevcut iktidar, muhafazakâr bakış açısıyla kadını aile içinde tutmaya çalışıyor. Bu konudaki politikalarında ısrarlı. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında bir devlet feminizminden bahsedebiliriz. Kemalist bakış açısıyla, o zamanlardaki Avrupa etkileşimiyle birlikte kadınlar açısından önemli kazanımlar söz konusu. Cumhuriyetin kuruluşundaki en aydınlık değişimlerin bu alanda olduğunu kabul etmek gerekiyor. Ancak kadın hakları üzerinden yapılan değişimler, o günün koşullarında ileri adımlar olarak kabul edilse de Kemalizmin sınırları içine hapsedilmiştir. Örneğin, 1923 yılında Nezihe Muhiddin’in öncülüğünde Kadınlar Halk Fırkası adıyla Türkiye’de ilk kadın partisi girişimi, kadınların siyasi temsilinin mümkün olmadığı gerekçesiyle kuruluşu reddedilmiş ve Türk Kadınlar Birliği adıyla dernek olmuştur. Kadınların eğitimi önemsenmiş ancak kamusal alanda çalışmak yerine kadın, erkeğin yanında kültürlü, “medeni eş” temsili ile topluma faydalı çocuklar yetiştirecek eğitimli anne olarak kodlanmıştır. O zamanki kazanımlar, Osmanlı’dan beri gelen güçlü bir kadın hareketinin varlığını ve mücadelesini görünmez kılarak tüm hakların Mustafa Kemal tarafından kadınlara adeta bahşedildiği gibi bir algı yaratmıştır. Maalesef bu algı günümüze kadar geçerliliğini sürdürmektedir. Bu yaklaşımlar Türkiye’de uzun yıllar Kemalist kadınlar tarafından “bu kadar hak yeter” şeklinde algılanmış ve seksenli yıllara kadar kadın hakları mücadelesinde büyük bir durağanlık yaşanmıştır. Seksenlerde başlayan feminist hareket bu ezberleri bozmuştur. Bugün Türkiye’de güçlü bir feminist kadın hareketi var. Kürt kadın hareketi de kendilerini feminist olarak tanımlamasa da Türkiye feminist hareketine büyük bir güç ve katkı sağlamıştır.

Ayrıca İslami çevrelerdeki kadınlarda da, özellikle yeni nesillerde, önemli bir kadın bakış açısı farkındalığı olduğunu düşünüyorum. AKP’nin iktidar hırsı içinde bastırılan ve tasfiyelere uğrayan İslami kadın hareketi, bence varlığını pasif de olsa sürdürüyor. Kemalist kadınlarda eskide ısrar eden nesiller oldukça güçlü ancak o cenahta da yeni nesillerde önemli farkındalıklar ve gelişmeler söz konusu. Son yıllarda örgütlülükler üzerindeki ağır baskılar, adalet mekanizmasının tamamen iktidardan yana yapılanması ve ağır ekonomik koşullar nedeniyle Türkiye feminist hareketinin özgün örgütlenmesinde gerileme görülüyor. Çok çeşitli ve farklı yerlerden bakış olsa da Türkiye’de güçlü bir kadın hareketi vardır diyebilirim. Bu hareketin itici gücü de feminist harekettir.

Türkiye’de kadın hakları genellikle devletin ve liderlerin iki dudağı arasında kalan bir görüntü sergiliyor. Bu durumun toplumun marjinalleşmesi üzerinde bir etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?

Türkiye’de siyasi partilerin yapılanması son derece eril. Nerdeyse tamamı erkek başkanlar tarafından yönetiliyor. Senin de dediğin gibi kararlar liderlerin iki dudağı arasında. Parti içindeki kadın yapıları, siyasi yapılanmanın etkisiyle erkek siyasetinin yandaşı olarak siyaseti sürdürmeye çalışıyor. Bu alanda en olumlu örnek Kürt siyasetini temsil eden DEM. Kürt kadınlarının siyasi partileri içinde kadın bakış açısıyla uzun yıllardır ısrarla yürüttükleri mücadelenin somut kazanımlarını görüyoruz. Eş başkanlık sistemiyle erkek lider yerine birlikte yürütülen liderlik modeli somut bir örnek teşkil ediyor. Parlamento ve yerel siyasette kotaların uygulanmasıyla kadınların siyasette aktif katılımı söz konusu. Bu örneğin tek olması şüphesiz son derece sıkıntılı bir durum. Siyasette kadınların var olması toplumda hayatın her alanında rol model olarak insanları etkiliyor. Sadece erkeklerin konuştuğu, karar aldığı bir toplumda var olan erkeklik algısı daha da güçleniyor ve toplumun marjinalleşmesini güçlendiriyor. Siyasi partilerdeki kadın yapılarının kadın bakış açısıyla güçlenmesi hayatın diğer alanlarına yansıması ve toplumda cinsler arası eşitlik fikrinin gelişmesinde son derece önemli bir alan. Özellikle CHP’ye bu konuda çok iş düşüyor. Eski yıllara oranla önemli gelişmeler olmakla birlikte daha kapsamlı ve kararlı bir kadın politikası uygulamaları toplumda olumlu etki yaratacaktır diye düşünüyorum.

 İslamcı kadın hareketinin rejime bu kadar erken teslim oluşunu neye bağlıyorsunuz? Bir yanda inançta derin  bir yozlaşma, diğer yanda rejimin kamusu için sembolleşme söz konusu. Bu çözülme ya da çelişkinin sebebini nasıl açıklarsınız?

İslami kadın hareketinin erkek egemenliği ile baş etmesi çok daha zor. Özellikle iktidarı elinde tutan ve bu iktidardan asla vazgeçmeyen bir yapı içinde kadın haklarını konuşabilmeleri gerçekten zor. AKP ilk kurulduğunda kendi inançlarını seküler bir düzende özgürce yaşamak isteyen çok sayıda kadın partiye emek verdi. Ancak süreç içinde bu bakış açısında olan kadınlar uzaklaştılar yada uzaklaştırıldılar. AKP’nin kadın bakış açısına sahip islami kadınlarla yol yürümedeki isteksizliği ve kararlılığı bunda çok etkili oldu diye düşünüyorum. Bir başka gerçekte ; ki bunu ANAP döneminde çok bariz yaşamıştık. İktidar partisinde yer alarak özel yaşamlarında kolaylıklar sağlamak, eşini, çocuğunu işe sokabilmek dürtüsüyle çok sayıda kadın başını örtüp AKP içinde yer aldı.  İktidarda yirmi beş yılını geçirmiş olan bir iktidarın partisinde yer almanın avantajları maalesef birçok insan için çok cazip bu memlekette. İslamiyet adına yaşanan kolay zenginleşmeler,  akçeli işler başta olmak üzere hayatın pek çok alanında hızla büyüyen yozlaşma ise yeni nesilde önemli çelişkileri de doğurdu. Bu süreçte en olumlu olan ise özellikle yeni nesillerde, kemalist yönetimlerin katkısının büyük olduğu başörtüsü konusunda yaratılmış kamplaşmanın düne göre çok daha olumlu bir noktaya gelmiş olmasıdır. Bu gelişmede CHP’nin olumlu çabaları ve dönüşümü de etkili oldu. İslami kadın hareketi, bu iktidar sona erdiği zaman yeniden ve yeni şekliyle belki ortaya çıkabilir. Bunu da yaşayarak göreceğiz.

Benzer bir gözlemin, legal alandaki Kürt kadın hareketi için de geçerli olduğuna inanıyorum. Kürt kadın hareketi kamusal alana kaydıkça etkisini yitiriyor gibi duruyor Bu gözlemime katılıyor musunuz?

Türkiye’de Kürt kadın hareketi oldukça güçlü ve kitlesel durumda. Görünürlüğü ise bu oranda değil, en azından genel Türkiye kamuoyunun gözü önünde. Daha çok parlamento ve yerel yönetimlerindeki temsiliyetle daha görünür durumdalar. Kayyum politikalarıyla yerel yönetimler büyük darbe aldığından parlamento alanı şu anda en görünür olanı. İçinde yer almadığım için çalışma yöntemlerine dair bilgi sahibi değilim. Eski dönemlerde sürekli mahallerde , tabandaki kadınlarla iç içe bir çalışma yürütülüyordu. Süreçle ilgili olarak da barış mücadelesinde önemli bir emek ve çabaları var. 

Daha görünür olamamalarından kastettiğin sanırım kadınlara dair tüm sorunlarda daha aktif politika üretmedeki yetersizlikler. Buna ben de katılıyorum. Örneğin, kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri konusunda daha aktif bir politika olmalı. Yine kadın yoksullaşması çok kapsamlı, acil ve derin bir konu. Eşit işe eşit ücret alamayan kadınlar, sigortasız, sendikasız çalıştırılan kadınlar, fuhuşa sürüklenen kadınlar, mülteci kadınlar, sanatçı kadınların üzerindeki baskılar gibi kadına dair tüm sorunlara karşı daha aktif bir politika üretilmesi Kürt kadın hareketinin kamuoyu önünde daha görünür olmasını sağlayacaktır diye düşünüyorum 

Sizinle aynı dönemde ama farklı aşamalarda Hadep kadın kollarında çalışmışız. O günden bugüne Kürt hareketinin değişim ve gerilim alanlarını nasıl tarif ediyorsunuz?

 Evet çok güzel bir tesadüf aynı dönemlerde HADEP’te çalıştık. O dönemlerde sıcak bir savaşın, çatışma ortamının ortasında kişisel bir beklenti olmadan fedekarca ve tamamen gönüllü olarak kadınlar, çalışmalara katılıyordu. Şimdi parti çalışmalarının uzağındayım. Detaylı bir yorum yapmam imkansız. Üstelik bu haksızlıkta olur. Uzaktan izleyen biri olarak maddi imkanların çoğaldığı, bir çok işin gönüllülükten ziyade ücretli yapıldığı da bir dönem. Ayrıca yeni nesiller açısından o şiddet dolu günler geride kaldı.

Şimdi daha farklı şiddet türleri, baskılar, sıkıntılar var. Ama aynı zamanda imkanlarda var. Kürt gençlerinin farklı eğilimleri hayata dair beklentileri var. Değişim doğal ve önlenemez aynı zamanda gerekli bir durum. Kürt siyasetinin bu değişen duruma göre politikalarını değişip dönüştürmekte ne kadar başarılı emin değilim. Ancak Kürtlerin Kürt olmaktan kaynaklanan sorunlarına karşı duyarlı ve politik bir neslin olduğunu söyleyebilirim. Kendi içindeki farklılıkları da gözeterek, buralardan gerilim hatları oluşturmadan ilerlemekte fayda var.

Kürt sorunun çözülmediği, baskıların, uzun süreli tutsaklıkların, kayyum politikalarının sürdüğü bir ülkede Kürt kadınlarının öncelikleri şüphesiz daha farklı. Barışın ve huzurun sağlandığı bir Türkiye’de çok daha görünür olacaklarına inanıyorum.

Kürdistan’da ve Kürtlere özgü bir feminist akımdan söz edebilir miyiz? Kürt kadınlarının özgürlük, iktidar ve kendi kimliğini bulma iddiasını nasıl tanımlarsınız?

Kürt kadın hareketi kendini feminist olarak tanımlamıyor. Ancak feministlerle ortaklaşmaları sürüyor. JineolojÎ olarak tanımladıkları bir kadın kurtuluş ideolojisi etrafında örgütlüler. Bu ideolojinin Türkiye kadın hareketi içinde görünürlüğü ve algılanışı konusunda sıkıntılı bir durum var. Yani bunun farkında olmayan, bilmeyen bir Türkiye kadın hareketi var. Bunu anlatmak da Kürt kadın hareketine düşüyor. Bana göre Kürt kadın hareketinin pratiği feminist bir harekettir. Kürt kadınları uzun yıllardır büyük bedeller ödeyerek ve çok emek vererek bugünlere geldi. Özgürlük ateşi sönmemek üzere ateşlendi. Ancak birey olarak gelişim için sanırım daha fazla feminist ideoloji ile beslenmek gerekiyor.

Değişen emek türleri ve mücadele ağları karşısında, 8 Mart hâlâ kadınlar için ortak bir buluşma noktası olmaya devam ediyor mu, buna inanıyor musunuz?

 8 Mart’ın çok yaklaştığı günler içindeyiz. Çeşitli illerde kadın platformları hazırlıklara başladı. Örgütlü kadın yapıları içinde 8 Mart Türkiye’de kadın mücadelesi açısından önemini sürdürüyor. Eskisinden çok daha kolay bir şekilde farklı çevrelerin kadınlarıyla bir araya gelip ortak eylemler yapılıyor. Bazı tartışma konuları tabi ki oluyor. Ama bunlara daha çabuk çözüm üretiliyor. Gündüz eylemleri farklı kadın gruplarının ortaklaşmasıyla yapılırken, gece yürüyüşleri feministlerin öncülüğünde gerçekleşiyor.

Bu konuda benim itirazım adının « emekçi » kadınlar günü olarak anılmasının son yıllarda artması. Şüphesiz 8 Mart’ın çıkışı emekçi kadınların hayatlarıyla ödedikleri bir günden kaynaklandı. Ancak kadın sorunu evrensel bir sorun emekçi diyerek kadınlar arasında bir ayrım yapmak bana doğru gelmiyor. 

Son yıllarda 8 Mart’ta kadınlar için eğlenceler düzenlenmesi, çiçekler verilmesi şeklinde etkinlikler de sıkça yapılıyor.  

Kadınlar olarak kazanımlarımızın  mevcut iktidar tarafında teker teker geri alınmaya çalışılması, kadını aileye ve eve bağlamak için büyük gayretleri olmasına rağmen,buna karşı mücadele eden güçlü bir kadın dayanışması var. 8 Mart’lar bizler için hala heyecanımızı koruduğumuz, haklarımız için, barış için mücadelemizi teşvik eden güçlendiren bir gün.

Sevgili Feride sana ve Nûpel medya ya bu söyleşi için çok teşekkür ederim.

 

Öne Çıkanlar