Kadın mücadelesinin 2025 yılında bir sürü saldırıyla karşı karşıya kaldığını ama bilincinin sarsılmadığını vurgulayan Feminist aktivist Feride Eralp, “2026 yılında da bu perspektifle mücadelemiz sürecek. Önümüzde daha kazanacak bir hayat var” dedi.
Türkiye’de kadınlar 2026 yılına, kadın mücadelesiyle kazanılmış haklarının erkek devlet şiddetiyle törpülenmeye çalışıldığı bir atmosferde giriyor. Her gün en az üç kadının erkek şiddetiyle katledildiği ülkede, kadınlar açısından bu yıl mücadelenin daha da çetin geçeceği anlaşılıyor.
Kadın mücadelesinin geldiği noktayı ANF’ye değerlendiren Feminist aktivist Feride Eralp, tüm saldırılara rağmen kadın mücadelesinin bilincinin sarsılmadığını vurgulayarak, “2026 da zorlu bir yıl olacak ama mücadeleden vazgeçmeyeceğiz” mesajını verdi.
‘KÜRESEL ANLAMDA KADIN HAKLARI YERİNE AİLEYİ ÖNE ÇIKARAN BİR STRATEJİ DEĞİŞİKLİĞİ VAR’
Kadınların haklarına, toplumsal cinsiyet eşitliği fikrine, perspektifine küresel bir saldırı olduğuna işaret eden Feride Eralp, Türkiye’deki durumun da bu küresel saldırının bir parçası olduğunu vurguladı.
Küresel anlamda yürütülen bir “aile” propagandası olduğunu belirten Feride Eralp, şöyle konuştu: “Nüfus politikaları bağlamında, yani nüfus yaşlanıyor, doğum oranları düşüyor tartışması üzerinden genel bir aile propagandası var. Birleşmiş Milletler düzeyinde bile kadın hakları yerine aileyi öne çıkaran, fonları aileciliğe ayıran bir ana akımlaştırma çabası var. Türkiye’deki sağcı hükümet, Batı’daki ve dünyadaki sağcı hükümetler gibi, kadınları aile çerçevesinde tanımlamak, ailenin birliğini, bir kurum olarak sürmesini, kadınların hayatta kalmasından daha öncelikli görmek şeklinde bir devlet politikası yürütüyor. Bu açıdan küresel anlamda bir strateji değişikliği var. Geçmişte küresel düzeyde kimi devletler hep bunun savunucusuydu. Mesela İran, Vatikan, yani kilise bunun savunucusuydu dünyada. Bugün ise birçok küresel belgede de toplumsal cinsiyet eşitliğini öne çıkarsak mı çıkarmasak mı tartışmalı bir konu haline geldi.
‘SİSTEMİ SÜRDÜRME SORUMLULUĞU KOMPLE KADINLARIN SIRTINA YÜKLENİYOR’
1990’larda, 2000’lerde bu böyle değildi. Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çıkması da böyle bir süreç aslında. Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkarken, toplumsal cinsiyet eşitliği ifadesinin kendisini kriminalize etti. Bu açıdan sağ sadece genel anlamda demokrasi yoksunu, neoliberal, daha ucuz iş gücü, daha fazla işçi sömürüsü anlamına gelmiyor; aynı zamanda sağ yeni biçimiyle belki de her zamankinden daha cinsiyetçi bir bakış açısı içeriyor: Kadınların daha çok çocuk doğurması, doğurdukları çocukların mümkünse bizimki gibi ülkelerde ucuz iş gücüne dönüşmesi, her türlü sosyal, kamusal hizmetin ortadan kaldırılıp bunun ailenin içine taşere edilmesi ve kadınların sırtına yüklenmesi. Yani yaşlıların bakımından da evde kadınlar ücretsiz sorumlu olsun, çocukların bakımından da evde ücretsiz kadınlar sorumlu olsun. Fakirleştikçe, yoksullaştıkça toplumun ve bu sistemi sürdürmenin sorumluluğu komple kadınların sırtına yükleniyor. Bu durum sermaye ve devletler açısından oldukça maliyetsiz ve aynı zamanda kapitalizmin de işine geliyor. Ailenin ve toplumun şekillendirilmesinde erkek egemenliğini, yani patriyarkayı da temel bir sistem haline getiriyor.”
‘PATRİYARKA, KADININ EMEĞİNİN VE BEDENİNİN SÖMÜRÜLDÜĞÜ BİR AİLE MODELİ İSTİYOR’
Feride Eralp, patriyarkanın toplumda, kadınların ikincil olduğu, emeklerinin ve bedenlerinin doğurganlıkları üzerinden sömürüldüğü bir aile modeli yaratmak istediğine işaret etti. Bunun aslında yeni bir durum olmadığını belirten Feride Eralp, dünyada özellikle Katolik kilisesinin güçlü olduğu ülkelerde aile politikaları meselesinin hep gündemde olduğunu hatırlatarak, İtalya’da aile kongreleri bile yapıldığını anlattı.
Türkiye’de de 2025 yılının iktidar tarafından “aile yılı” ilan edildiğini anımsatan Feride Eralp, “Türkiye’de aile politikaları için yerli ve milli argümanı kullanılıyor. Aile, kadınların ücretsiz emeğinin sömürüldüğü, şiddete uğradığı, hizaya çekildiği ve kadınların yok sayıldığı bir alan haline getirilirken, aynı zamanda milliyetçi değerlerin yeniden üretilmesi için de kullanılıyor. O yüzden de yerli ve milli argümanı ile birlikte bilinçli bir şekilde kullanılıyor” dedi.
‘AİLECİLİK İDEOLOJİSİ YERLİ VE MİLLİ DEĞİL!’
Ailecilik ideolojisinin aslında ne yerli ne de milli olduğunu kaydeden Feride Eralp, ailecilik ideolojisinin Katolik kilisesinin lobileriyle dünyaya yayılan bir ideoloji olduğunu belirtti. Türkiye’de de bunun sonuçlarının yaşandığını dile getiren Feride Eralp, bunun önemli sebeplerinden birinin ülkede feminist mücadelenin güçlü olmasından kaynakladığını ifade etti.
Kadınların bu topraklarda uzun yıllardır hakları için mücadele ettiğini hatırlatan Feride Eralp, “Türkiye’de güçlü bir feminist mücadele var; bu mücadele Cumhuriyet öncesine dayanıyor. Medeni Kanun, Ceza Kanunu’nda değişiklikler, 6284 sayılı Kanun’un çıkarılması ve İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanması gibi kazanımlar kadın hareketinin ve yıllarca süren bu mücadelenin eseridir. Feministler, 2012-2013’ten itibaren süreçlerden dışlanmalarına rağmen mücadeleyi bırakmamıştır. Nafaka hakkının geri alınamaması, çocuk istismarı aflarının geçememesi, kadın haklarını kriminalize etmeye çalışan yasal düzenlemelerin engellenmesi ve kürtajın fiilen engellenmesine rağmen yasaklanamaması bu mücadelenin doğrudan sonuçlarıdır. Kadın mücadelesi sayesinde de toplumdaki kadınların büyük çoğunluğu, siyasi kutuplaşmaların ötesinde boşanabilme, şiddet görmeme, eşit yaşama gibi hakları savunmaktadır. Kadınların eşit olmayı hak ettikleri bilinci yaygınlaşmıştır ve bu, örgütlü mücadelenin kazanımıdır. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmakla kadınların elinden alınabilecek bir kazanım değildir bu. Eşit olmayı hak ediyorum, bu adam bana böyle davranamaz bilincine sahipsen bu bilinç, bu ülkede kadınların verdiği örgütlü mücadele sayesinde kazanılmıştır. Kadın mücadelesi 2025 yılında da bir sürü saldırıyla karşı karşıya kalsa da bu temel bilinci sarsılmadı. Tam da bu perspektiften kadınların geleceğine baktığımızda bizim daha önümüzde kazanacak bir hayat var diyoruz” vurgusunda bulundu.
‘ŞÜPHELİ ÖLÜM’ ERKEK ŞİDDETİNİN ÜSTÜNÜ ÖRTEN BİR KAVRAM HALİNE GELDİ’
Devletin kadına yönelik erkek şiddetini verilerle manipüle etmeye çalıştığına işaret eden Feride Eralp, “Devlete sorsanız, bugün yayınladıkları verilerle şiddetin azaldığını iddia ediyor. Veri dediğimiz şey çok manipülatif bir şey aslında. Kadın cinayetleri çok yaygın. Bunu kimse manipüle edemez. Bu herhangi bir medya taramasıyla da açığa çıkacak bir durum. Sadece 2025 yılında 200’den fazla kadın erkek şiddetiyle öldürüldü. Şüpheli denilen kadın ölümleri daha da fazla. Zaten kadın cinayetleri ‘şüpheli ölümler’ üzerinden görünmezleştiriliyor. Sanki cinayet değilmiş de belki intiharmış, belki nasıl öldüğü bilinmiyormuş gibi bir algı yaratılıyor. Oysa o şüpheli ölümlerin altında da sistematik erkek şiddeti olduğunu biliyoruz ve görüyoruz çoğunlukla. Rojin Kabaiş ‘şüpheli ölüm’ diye gösterilmeye çalışılıyor. Şule Çet cinayetinin üstü, eğer mücadele verilmeseydi, intihar diye kapatılıp gidecekti. Bodrum’da Aslı Baş’ın devam eden davası yine intihar diye kapatılmaya çalışılıyor. ‘Şüpheli ölüm’ kadına yönelik erkek şiddetinin üstünü örten yeni bir kavram haline geldi. Biz de bu nedenle şüpheli ölüm değil, kadın cinayeti diyoruz hep.”
‘İTİBARSIZLAŞTIRMA TEMEL OLARAK KADINLARI AŞAĞILAYARAK YAPILIYOR’
Herhangi bir olayda suçlananın hep kadın olduğunu belirten Feride Eralp, son yapılan operasyonlarda televizyon spikerlerinin özel hayatları üzerinden yapılan teşhirleri örnek gösterdi. Suçun üzerine gitmek yerine, özel hayatların teşhiri yoluyla insanların itibarsızlaştırılması yönteminin izlendiğini ifade eden Feride Eralp, “İtibarsızlaştırma temel olarak kadınları aşağılayarak yapılıyor. Yani erkekleri itibarsızlaştırmak için bile kadınlar kullanılıyor. Kadınlar o itibarsızlaştırmanın malzemesi oluyor. Bir erkek ödüllendirme vaadiyle, taciz ederek, kendi mevkiinden, makamından faydalanarak kadınlara cinsel şiddet veya zorlama uyguluyorsa bu bir yargı konusudur, suçtur zaten. Ama bunu tartışmak yerine işin magazinel boyutunu tartışmaya başlıyoruz. Güçlü, kerli ferli erkekler de itibarsızlaştırılıyor ama en çok itibarsızlaştırılan bu konunun ortasındaki o kadın spikerler oluyor. Bütün bir toplum suçu yargılamak yerine dönüp kadınları yargılıyor. Bir taraftan da, karanlık suç ilişkileriyle ayakta kalan bir iktidar söz konusu. Bu iktidar kimi odakları kim zaman cezalandırmaya karar veriyor. Ama bu kişileri gerçekten işledikleri suçlar üzerinden değil de mesela uyuşturucu gibi daha magazinel bir konu üzerinden hedef alıyorlar. Çünkü öbür suçları irdelese onun arkası kendilerine, yani muhtemelen siyasetçilere dokunacak. Suç rejiminin kendisini ifşa etmemek, gizlemek için onu sadece yeniden şekillendirmekle yetiniyor. Kadınlar da bunun malzemesi haline getiriliyor.
Bir takım iktidar odaklarının Kürt sorununun çözümüyle ilgili yürüyen süreci bozmak, ona karşı tavır almak için sembol olmuş bir kadını tarihten bulup çıkartıp, güncelde de şu anda gündem olmayan bir kadını tarihten bulup, Kürt kadın siyasetçi Leyla Zana’ya gayet planlı bir şekilde küfretmesi de aynı mantık. Sürekli olarak kadınlar siyasetin nesnesi, malzemesi haline getirilmeye çalışılıyor. Halbuki biz kendi mücadelemizin öznesiyiz. Bunu değiştirmenin yolu da, bu tuzaklara düşmemek. Kadınları böyle itibarsızlaştırma çabalarının karşısında; bir dakika, burada bütün bu spot ışıklarını kadına tutarak gözümüzden neyi kaçırmak istiyorlar diye sormak lazım” dedi.
‘2026 YILI DA MÜCADELEDEN VAZGEÇMEDİĞİMİZ BİR YIL OLACAK!’
Özellikle son 10 yılda tamamen siyaset tarafından şekillendirilmiş bir toplum gerçeğiyle karşı karşıya olunduğunu belirten Feride Eralp, sürekli saldırılar ve şok doktrinleri nedeniyle reflekslerini kaybeden toplumun, kendi hayatına uygulanan şiddetin seyircisi haline geldiğine dikkat çekti.
Toplumsal alanda mücadele dinamiklerinin belli açılardan zayıf olsa da ortadan kalkmadığını dile getiren Feride Eralp, şunları kaydetti: “Kadınlar açısından bu durumun daha farklı olduğunu düşünüyorum. Erkek şiddeti bağlamında daha yaygın ve geniş bir kadın dayanışması örgütleniyor. Çünkü kadınların örgütlenmesi sendikadan farklı olarak, kurumsal bir örgütlenme değil. Aynı zamanda mahallede, apartmanda yan komşusunun sesini duyduğu zaman çıkıp onunla dayanışan kadın da o dayanışmanın ve örgütlülüğün bir parçası. Bu açıdan da karamsar olmamayı hak ediyoruz. Sonuçta oldukça vahşi, neoliberal, kapitalist ve ciddi biçimde patriarkal bir otoriter rejim altında kendi kaderini belirleme ve mücadelesini verme olanakları elinden alınmış, pasifleştirilmiş ama vazgeçmemiş bir toplum var. Öte yandan da çok ciddi ölçüde kutuplaşmış bir toplum. Sömürü ilişkileri altında ezilme halinin acısını güçlüden değil de kendinden daha güçsüz olandan çıkarmaya yönelebilen, iktidardakini veya patronu değil de göçmeni, kadını cezalandırmaya yönelen bir kesim de var. Bu zihniyetin değişmesi gerekiyor. Bunun için mücadele ediyoruz. Feminist mücadelenin kimseyi geride bırakmadan, transfobi, homofobiyle bağını kurarak, ırkçılıkla bağını kurarak, göçmen düşmanlığıyla bağını kurarak yol yürümesinin sebebi tam da bunu anlatmaya çalışmak. Başkalarını bilinçlendirmekten önce kendimizin de bunu özümsemesini, içselleştirmesini sağlamak için mücadele ediyoruz ve mücadele etmeye de devam edeceğiz. 2026 da zorlu bir yıl olacak ama mücadeleden vazgeçmeyeceğiz. Mücadele alanları sonsuz. Sokak çok önemli ama mücadele evler, iş yerleri, adliyeler, sanat ve spor gibi yaşamın her alanını kapsıyor. Bunun için 2026 da zor koşullar altında bu mücadeleyi sürdürdüğümüz bir yıl olacak.”
/Zeynep Kuray- ANF/










