Kadınlardan hem özgür bireyler gibi davranmaları hem de belirli toplumsal normlara uyum göstermeleri beklenir. Özgürlük ve uyum böylece birbirine karşıt iki deneyim olmaktan çıkar; aynı anda işleyen ve birbirini yeniden üreten süreçlere dönüşür…
Günümüz neoliberal-postfeminist düzeninde kadınlara sunulan özgürlük söylemi, ilk bakışta tarihsel feminist mücadelelerin bir kazanımı ve devamı gibi görünmektedir. Eğitim, çalışma hayatı, aile biçimleri ve yaşam tarzları açısından kadınların geçmiş dönemlere kıyasla daha fazla seçeneğe sahip olduğu sıklıkla vurgulanmaktadır. Ancak özgürlüğü yalnızca seçeneklerin çoğalması üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Feminist perspektifin hatırlattığı üzere, seçeneklerin varlığı kadar bu seçeneklere kimlerin, hangi koşullarda ve ne ölçüde erişebildiği de önemlidir. Sınıf, etnik köken, yaş, cinsellik, bakım yükümlülükleri ve ekonomik kaynaklar gibi yapısal eşitsizlikler, kadınların özgürlük deneyimlerini farklılaştırmakta; bazı kadınlar için yeni imkanlar yaratırken bazıları için seçeneklerin hâlâ oldukça sınırlı kalmasına neden olmaktadır.
Bu nedenle özgürlük yalnızca bireyin seçim yapabilme kapasitesiyle değil, bu seçimleri mümkün kılan toplumsal ve maddi koşullarla birlikte düşünülmelidir. Neoliberal söylem ise çoğu zaman bu yapısal koşulları görünmez kılarak özgürlüğü bireysel tercih ve kişisel sorumluluk meselesine indirger. Böylece kadınlardan yalnızca kendi yaşamlarını kurmaları değil, bunu başarılı biçimde gerçekleştirmeleri de beklenir. Yaşamın kuruluşunu kolaylaştıran ya da zorlaştıran eşitsiz koşullar geri plana itilirken, karşılaşılan güçlükler yapısal sorunlar olmaktan çıkarılıp bireysel başarısızlıklar olarak okunmaya başlanır. Bu noktada özgürlük, bir hak ve imkan olmaktan çok, yerine getirilmesi gereken bireysel bir görev niteliği kazanmaktadır.
Angela McRobbie’nin postfeminizm analizinin merkezinde, feminist kazanımların bütünüyle reddedilmesinden ziyade, kültürel olarak sahiplenilmesinin yanında politik içeriklerinden arındırılması yer alır. McRobbie’nin ifadesiyle feminizm popüler kültür tarafından “hesaba katılmış” (taken into account) görünmektedir. Kadınların eğitim, çalışma yaşamı ve kamusal alandaki görünürlüğündeki artış, toplumsal cinsiyet eşitliğinin büyük ölçüde sağlandığı fikrini beslerken; eşitsizliklerin yapısal boyutları giderek daha az görünür hale gelir. Böylece feminist mücadele kolektif bir dönüşüm projesi olmaktan uzaklaşarak, bireysel başarı, kendini yönetme ve kişisel güçlenme anlatıları içinde yeniden tanımlanır.
McRobbie’nin “çifte dolanıklık” (double entanglement) olarak tanımladığı süreçte ise, kadınlar bir yandan özgür seçimler yapabilen özneler olarak teşvik edilirken, diğer yandan kadınlığa ilişkin yerleşik norm ve beklentiler varlığını sürdürmeye devam eder. Bu nedenle kadınlık deneyimi ne bütünüyle özgürleşmiş ne de yalnızca baskı altında tanımlanabilir; aksine, çoğu zaman birbirleriyle çelişen talepler arasında şekillenir. Kadınlardan hem özgür bireyler gibi davranmaları hem de belirli toplumsal normlara uyum göstermeleri beklenir. Özgürlük ve uyum böylece birbirine karşıt iki deneyim olmaktan çıkar; aynı anda işleyen ve birbirini yeniden üreten süreçlere dönüşür.
McRobbie’nin işaret ettiği bu çelişkili özgürlük rejimi içerisinde kadınlar yalnızca belirli normlara uymaya davet edilmez; aynı zamanda bu normlar aracılığıyla özne olarak kurulur. Kadınların nasıl görünmesi, nasıl yaşaması, hangi seçimleri yapması ya da hangi yaşam biçimlerinin değerli kabul edildiği, toplumsal yaşamı düzenleyen normatif çerçeveler tarafından şekillendirilir. Bu normlar yalnızca sınır koyan ya da baskı uygulayan mekanizmalar değildir; aynı zamanda hangi kadınlık biçimlerinin makbul, başarılı ve arzu edilir kabul edileceğini de üretir. Böylece kadınlar, kendi yaşamlarını kuran özneler olarak teşvik edilirken, bu yaşamı hangi sınırlar içinde kurabileceklerine ilişkin normlarla da sürekli karşı karşıya kalırlar.
Uyum ise, kadınların mevcut toplumsal düzene eklemlenmesini sağlayan nötr bir süreç değildir. Aksine, hangi kadınlıkların tanınabilir, kabul edilebilir ve değerli sayılacağını belirleyen politik bir mekanizmadır. Kadınlardan yalnızca belirli normlara uymaları değil, bu normları kendi arzuları ve tercihleri gibi yaşamaları beklenir. Böylece patriyarkal-kapitalist düzen, kadınların yaşamlarını şekillendiren yapısal eşitsizlikleri görünmez kılarken, başarıyı da başarısızlığı da bireysel sorumluluk alanına taşır.
Rosalind Gill’in ortaya koyduğu öz-gözetim kavramı, kadınların yalnızca dışarıdan denetlenmediğini, aynı zamanda kendilerini belirli toplumsal normlar doğrultusunda değerlendirmeye teşvik edildiklerini göstermektedir. Buradaki mesele kadınların kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olmaları ya da kendilerini gözlemlemeleri değildir. Asıl mesele, hangi kadınlık biçimlerinin değerli, başarılı ve arzu edilir kabul edildiğini belirleyen normatif çerçevelerin, bu değerlendirme süreçlerine yön vermesidir.
Kadınların normlarla ilişkisi, basit bir itaat ya da bilinçli bir uyum meselesine indirgenemez. Kadınlar kimi zaman bu normları sorgulayabilir, onlara mesafe koyabilir ya da dönüştürmeye çalışabilir; kimi zaman ise bu normlar gündelik yaşamın doğal ve kaçınılmaz bir parçası olarak deneyimlenebilir. Bu nedenle uyum, yalnızca bilinç düzeyinde alınmış bireysel kararların sonucu değil; arzuların, aidiyetlerin, toplumsal beklentilerin ve tanınma ihtiyaçlarının iç içe geçtiği karmaşık bir süreçtir. Normlar yalnızca dışarıdan dayatılan kurallar olarak değil, aynı zamanda öznenin kendisini ve dünyayla ilişkisini kurduğu çerçeveler olarak da işler.
Lauren Berlant’ın “zalim iyimserlik” kavramı, bu karmaşık bağlılık biçimini anlamak için önemli bir çerçeve sunar. Berlant’a göre insanlar kendilerini tüketen ya da sınırlandıran ideallere yalnızca baskı altında oldukları için değil, bu idealler onlara anlamlı bir yaşam, aidiyet ya da gelecek vaadi sunduğu için bağlanırlar. Kadınların güzellik, başarı, mutluluk ya da “iyi yaşam” ideallerine yönelmeleri de çoğu zaman bu tür bir bağlılık üzerinden şekillenir. Bu nedenle uyum, yalnızca dışsal bir zorunluluğun sonucu değil; aynı zamanda öznenin arzu ettiği yaşam biçimleriyle kurduğu ilişkinin de bir parçasıdır.
Uyum süreçleri yalnızca belirli kadınlık normlarının yeniden üretilmesine değil, aynı zamanda özgül bir yorgunluk biçiminin ortaya çıkmasına da yol açar. Farklı kadınlık deneyimleri arasında ortaklaşan noktalardan biri, kadınların yaşamlarının çeşitli alanlarında eşzamanlı ve çoğu zaman birbiriyle çelişen beklentilerle karşı karşıya kalmalarıdır. Günümüz düzeninde kadınlardan yalnızca üretken olmaları değil, aynı zamanda bakım vermeleri, ilişkileri sürdürmeleri ve belirli kadınlık normlarına uygun yaşamaları da beklenmektedir. Böylece kadınların emeği, ücretli çalışma yaşamının ötesine taşarak gündelik hayatın birçok alanına yayılır; üstelik bu emek biçimlerinin önemli bir kısmı görünmezleşir ve çoğu zaman kadınlığın doğal bir parçası olarak değerlendirilir.
Bu bağlamda “pozitifliğin şiddeti”, kadınlardan yalnızca başarılı olmalarını değil, aynı zamanda mutlu, güçlü ve kendileriyle barışık görünmelerini talep eder. Öfke, kırılganlık ya da yetersizlik hissi ise çoğu zaman bireysel olarak yönetilmesi gereken duygular olarak değerlendirilir. Böylece kadınlar yalnızca yaşamlarını sürdürmek için değil, aynı zamanda kendilerinden beklenen kadınlık ideallerine sürekli olarak uyum göstermek için de emek harcamak zorunda kalırlar.
Ortaya çıkan yorgunluk bu nedenle yalnızca fiziksel ya da psikolojik bir tükenmişlik değildir. Kadınların yaşamlarını şekillendiren toplumsal cinsiyet normları, görünmeyen emek biçimleri ve eşitsiz sorumluluk dağılımları tarafından üretilen yapısal bir deneyimdir. Bu yorgunluk çoğu zaman bireysel başarısızlık ya da tükenmişlik olarak yorumlansa da, aslında kadınların yaşamlarını kuşatan normatif beklentileri ve bu beklentilerin yarattığı eşitsizlikleri görünür kılan politik bir meseledir.
Belki de bugün ihtiyaç duyulan şey, sürekli daha fazlasını yapabilmeye yönelik çağrıları tekrarlamak değil; yapamamanın, durmanın ve sınır koymanın da haklı deneyimler olduğunu savunabilmektir. Kadınların yorgunluğunu görünür kılmak, yalnızca bir tükenmişlik halini tarif etmek anlamına gelmez; aynı zamanda “Ben yorgunum” ifadesini, bu yorgunluğu üreten toplumsal koşullara yöneltilmiş kolektif bir itiraza dönüştürme imkanı da taşır. Asıl sorgulanması gereken ise kadınların yorgunluğunu nasıl aşacakları değil; bu yorgunluğu üreten toplumsal düzenin neden hâlâ doğal, meşru ve değiştirilemezmiş gibi kabul edildiğidir.
Kaynaklar
McRobbie A. The aftermath of feminism: Gender, culture and social change. London: Sage Publications; 2009.
Gill R. “Postfeminist Media Culture: Elements of a Sensibility.” European Journal of Cultural Studies 2007.
Berlant L. Cruel optimism. Durham: Duke University Press; 2011.
Han BC. The burnout society. Stanford: Stanford University Press; 2015.
/Kaynak: Catlak Zemin/










