Hafızayı ayakta tutan şey, acının nasıl taşındığı gerçekliğidir. Hafızayı, duygusal patlamalara ya da sessiz kabullenişlere bırakmamalı; başkalarının anlatısına, takvimine, gölgelemesine, teslim etmemeliyiz.
Ali Doğan Yıldırım, Halil Çavgun, Salih Kandal, Edip Solmaz, Delil Doğan, Sakine Kırmızıtaş, Veli Geçit, Ahmet Marangoz, Zeki Yıldız, Baki Kahraman, Mustafa Ayçiçek, Salih Kılıç, Nuri Elaltunkara, Mehmet Salih Şahin, Vahdettin Kıtay, Kazım Kulu, İsmet Özkan, Şıxo Özkan, Ahmet Özkan, Tekin Kışın, İbrahim İncedursun, Ahmet Dizin, Erdiven Bozkurt, Emel Çelebi, Lezgin Bilgin, Mustafa Gezgör, Şıxo Dirlik, Erdal Gedik, Hüseyin Özbey, Süleyman Alıcı, Vahap Geçmez, Selim Ülker, Zeynep Kınacı, Leyla Kaplan, Yılmaz Uzun, Abbas Yokuş, Gurbetelli Ersöz, Engin Sincer, Filiz Yerlikaya, Orhan İlbay, Berzan Öztürk, Ahmet Kılıç, Sinan Dersim, Leyla Agirî, Atakan Mahir, Egîd Civyan, Rıza Altun, Ali Haydar Kaytan, Nûreddîn Sofî, Koçero Urfa, Berfîn Nûrhaq, Aryen Arê, Masîro Kobanê, Sabrî Tendurek, Munzur Stêrk, Emine Erciyes ve Mordem Çewlîk…
Şu veya bu şekilde yollarımızın kesiştiği, isimlerini duyduğumuz, hikayelerini dinlediğimiz, herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği ve her biri ayrı bir dönemi temsil eden hafızayı içinde barındıran isimler… PKK ile yakınlaşmış her ferdin hafızasını etkilemiş ve hayatlarına yön vermiş isimler vardır.
GELECEĞİ KURAN AHLAKİ SÜREKLİLİK
Hafızayı ayakta tutan şey, acının bireyselliği veya büyüklüğü değil, nasıl taşındığı gerçekliğidir. Tarihte bunun en açık örneklerinden biri, II. Dünya Savaşı sürecinde gerçekleşen Yahudi Soykırımı’nın, Yahudi diasporası ve 1948’de kurulan İsrail’in derin hafıza pratiğidir. Orada acı yarıştırılmadı. Hafıza sloganlaştırılmadı. Unutulmaya terk edilmedi. İsimler anonimleştirilmedi. Kayıplar sayıya indirgenmedi. İsimler tek tek yazıldı, okundu, tekrarlandı; dile, eğitime ve kamusal alana taşındı. Böylece hafıza, geçmişe ait bir yas olmaktan çıktı ve geleceği kuran ahlaki bir süreklilik hâline geldi.
Bizim için de mesele, tam olarak budur. Hafızayı duygusal patlamalara ya da sessiz kabullenişlere bırakmamak. Onu başkalarının anlatısına, başkalarının takvimine, başkalarının gölgelemesine, başkalarının unutma hızına teslim etmemek. Hafızayı isimle, mekanla yaşatmak ama hafıza yalnızca isimlerden ibaret değildir. O isimleri var eden tarihsel kırılmalar ve bir bumerang gibi geri dönüp kendini tekrarlayan momentler vardır. Bu yüzden hafızanın bir de zaman çizgisi olur:
* 1925-Şêx Seîd
* 1930-Agirî-Zîlan
* 1938-Dêrsim
* 1943- Wan’ın Qelqelî (Özalp) ilçesinde 32 Kürt insanın katledilişi.
* 1960’lar-Kürt kimliğinin yeniden görünür oluşu
* 1978-Mereş Katliamı
* 1980-12 Eylül Darbesi ve Diyarbakır Zindanı’daki direniş
* 1984-15 Ağustos Atılımı
* 1990’lar-OHAL, köy boşaltmaları ve ‘faili meçhul’ler
* 2011-Roboskî Katliamı
* 2013-Diyalog Süreci
* 2015-Öz yönetim ilanları ve organize devlet terörü
* 2025-Yeni bir barış eşiği?
İNSANIN, KADERİNE MÜDAHİL OLMASI
Bir liste, bedeli gösterir; diğeri yönü. Biri isimlerle, diğeri tarihlerle konuşur ama ikisi de aynı hafızaya aittir, zira biri diğerinin devamıdır.
‘Kürt Cemo’ olarak da bilinen şair Cemal Süreya, 1986’da TRT’de yayımlanan bir röportajında, kendi hikâyesini anlatırken şöyle diyordu: “Beslendiğimiz şeyler muhakkak bizi koşullar. 1931 yılında doğdum, 1937 yılında annem öldü, 1944 yılında Dostoyevski okudum ve o gün bugündür huzurum yoktur.”
Bu yazı, tam olarak böyle bir huzursuzluğun içinden yazıldı. Huzursuzluk burada bir eksiklik değil, bir bilincin adıdır özünde. Coğrafya kaderdir, derler ama insan, hangi hafızayı taşıyacağını seçebildiği ölçüde kaderine müdahildir. Yeni yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken, bu yıl bizim için ne bir bilanço yılı oldu ne de cevapların çoğaldığı bir zaman. Daha çok, hafızanın ağırlığını yeniden omuzlarımızda hissettiğimiz bir eşik oldu. Kayıplar sayılmadı, derinliğine hissedildi.
HAFIZAYI BİR EMANET GİBİ TAŞIMAK İÇİN
Bu yazı, ne politik bir iddia kurmak için ne de sonu gelmeyen tartışmaların devamı olmak için yazıldı. Bu yazı, hafızayı ziynet gibi değil, bir emanet gibi taşımak için yazıldı. Bazı insanlar, hayatımıza anılarla değil, ölçüyle girer. Gittiklerinde geriye yalnızca bir eksiklik değil, nasıl yaşanacağına dair çıtayı bırakırlar. O çıta, yıllar da geçse hafiflemez. Atakan Mahir gibi ölçünün ve düşünsel derinliğin sembolü birini dinlediğinde insanın bedeni bile sarsılır. Bu sadece bir hayranlık değil, insanın kendisiyle yüzleşmesidir de. Daha azıyla yetinmiş olmanın utancı. Bu küçültücü bir duygu değil, ayakta tutan bir utançtır aslında.
BARIŞMA VE ORTAK BİR YOL ARAMA ZORUNLULUĞU
Bir halk, sayılarla değil, yetiştirebildiği insanlarla var olur. Bu yüzden kayıplar sadece eksilme değil, hepimize bir uyarı gibidir. Kürt Özgürlük Hareketi’ni bu yönüyle anmak gerekir. Yıllar içinde inşa edilen yüksek ahlaki ölçüler, yalnızca kendi iç tutarlılığını değil, karşısındaki yapının hâlini de görünür kıldı. Kürdistan Özgürlük Hareketi ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin içinde bulunduğu siyasal ve ahlaki konum arasındaki makas öylesine açıldı ki, sözünü ettiğimiz çürüme artık gizlenemez hâle geldi. Bu, bir üstünlük iddiası değil, ölçüyle kurulan bir hattın, ölçüsüzlüğü gün gibi ortaya çıkarmasıdır.
Bu yüksek ahlaki çıta, insanı yalnızca geçmişle değil, bugünün çıplak gerçekliğiyle de yüz yüze bırakır. Bir yanda bu hafızayı ve ölçüyü taşıyanlar, öte yanda çürümüşlüğü artık inkâr edilemeyen; entelektüel damarları kurumuş, entelijansiyası buharlaşmış; çeteler ve süreklileşmiş şiddet sarmalı içinde adım adım Meksikalılaşan; devlet tarafından fonlanıp desteklenen faşist ve ırkçı duygulara teslim olmuş; bir bitişin eşiğinde olduğu hissini veren Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve bu düzenin içine hapsolmuş bir toplum gerçekliği ile oturup barışma, konuşma ve ortak bir yol arama zorunluluğu duruyor.
SON DERECE ZOR BİR AHLAKİ SINAV
Bu, basit bir siyasal mesele değil, ahlaki olarak son derece zahmetli, insanı içten içe yoran bir eşiktir. Bu masaya oturulduğunda yalnızca talepler değil, ölüler, mezar taşları, kayıp kemikler, yarım kalmış hayatlar da getirilir. İnsan, bu hafızayla masaya oturduğunda, yanında yalnızca umutlarını değil, öfkesini ve suskunluğunu da taşır. Bu masada kalmak, yalnızca siyasal bir irade meselesi değil, masaya oturan temsili güç dahil herkes için son derece ağır ve zorlayıcı bir ahlaki sınavdır. Hafıza da büyük metinlerde değil, ahlakın sınandığı küçük ve inatçı dirençlerde yaşam bulur. Bazen yerine konmasına izin verilmeyen bir mezar taşında, bazen unutulma korkusunda, bazen de inatla onuru korumaya çalışmakta…
Fadime Karakaya’nın dediği gibi: “Oğlum barış olursa geleceğini söylüyordu… Barış olsa da olmasa da ben sağ iken o yazılı taşı Erdal’ımın mezarına koymaz isem gözüm açık gider.”
Nesim Bilgin’in, gazeteci kızı Cihan için söylediği gibi: “Kızım hakikatin peşinden gitti. Onun adı unutulmasın.”
Nuriye Turan’ın hikayesi ise hafızanın nasıl bir ahlak ölçüsüne dönüştüğünü gösterir. Oğlu Fedakâr Turan, 1994’te işkence edilip yakıldıktan sonra defnedildi. Yıllar sonra 2017’de gömülü olduğu Garzan Mezarlığı’ndan devlet tarafından çıkarıldı. Diğer 267 cenazeyle birlikte kemikleri çalınarak İstanbul/Kilyos’ta kaldırımların altına, umumi tuvaletlerin yanına gömüldü. Bir anne, oğlunu yalnızca bir kez değil, defalarca toprağa vermek zorunda kaldı.
İşte tam burada şu sorular önümüzde durur;
* Bu iki olgu, isimler ve momentler, gelecek yüzyılda nasıl yaşayacak?
* Türk halkıyla birlikte kurulacak ortak müfredatta, tarih kitaplarında, kamusal dilde ve ortak geleceğimizde nerede yer alacak?
* Belki de en önemlisi, bu hafızayı, çocukların göz hizasında, korkutmadan ama çarpıtmadan, yük yerine sağlam bir zemin hâline getirerek aktarabilecek miyiz?
VİCDANIN BİZE SÖYLEDİĞİ
Yeni yüzyılın ilk çeyreğini devirirken vicdan, bir çağrı gibi bize şunu söylüyor:
Ben hafızayım.
Ben ödenen bedelim.
Ben ahlaki bir duruşum.
Ve ben, benden önce bizim.
Oğlunun mezar taşını elinde tutan anayım.
Kızının unutulmamasını sessiz bir çığlıkla bize ileten babayım.
Fedakâr oğlunun geriye kalan kemiklerini yeniden gömmek zorunda kalan ananın onuruyum,
Elinde DNA testleriyle kardeşlerinin kemiklerini arayan abiyim, ablayım.
Bütün bunları, çocukların göz hizasında durabilecek özgür bir Kürdistan’ı bırakabilmek için taşıyan hafızayım.
/Kaynak: ANF/











