H. Salih Durmuş: Hevâl Egîd

Egîd’i ve onun kuşağını anmak, aynı zamanda bir borcu yerine getirmektir. Onlar yalnızca kendi hayatlarını ortaya koymadılar; Kürt’ün kırılmış ruhunu ayağa kaldırdılar, Kürt’e nefes oldular ve bugün hala sönmemiş olan o isyan ateşini yeniden yaktılar.

Fransız devlet adamı Georges Pompidou bir yerde şöyle der: “Büyük bir insan olmak yetmez; doğru zamanda büyük olmak gerekir.”

Tarih bazen hiç beklenmedik anlarda böyle insanları çıkarır. Onlar yalnızca kendi hayatlarını yaşamaz, zamanın dar bir geçidinde ortaya çıkar ve bir dönemin yönünü değiştirir, karakterini belirler.

Mahsum Korkmaz, yani Hevâl Egîd, Kürdistan’ın yakın tarihinde böyle bir figürdür.

Şehadetinin 40. yılında onu yalnızca bir gerilla komutanı olarak anlatmak hiç kuşkusuz eksik kalır. Çünkü Hevâl Egîd’in adı, bir insanın biyografisinden çok daha fazlasıyla, bir dönemin kırılma anıyla birlikte anılır.

Yakın dünya tarihini derinden etkilemiş; ya karanlıktan aydınlığa ya da aydınlıktan karanlığa sürüklemiş geceler vardır. Kürdistan’ın yakın tarihinde de böyle bir gece vardır.

15 AĞUSTOS 1984

O gece sıkılan kurşunların sesi yalnızca Eruh ve Şemdinli’de duyulmadı. Asıl yankı daha derin bir yerde oldu: bir halkın hafızasında. On yıllardır inkarın, korkunun ve yenilmişliğin gölgesinde, sömürge statüsünde yaşamaya zorlanmış bir toplum için o gece başka bir ihtimalin mümkün olduğunu gösteren ilk işaretti.

O gece aslında bir karakol, bir alay ya da bir kasaba değil; korkunun kendisi hedef alınmıştı.

1970’lerin sonlarında Kürdistan’ın kasabalarında ve yoksul mahallelerinde yetişen bir kuşak vardı. Çoğu büyük okullardan gelmiyordu. Büyük imkanlara da sahip değillerdi. Ama başka bir şeyleri vardı: Kırılmış bir onur ve bastırılmış bir halkın ağır hafızası.

Askeri akademilerden gelmemiş, harp okullarının disiplininden geçmemişlerdi. Strateji kitaplarıyla büyümemişlerdi. Ama hayatın kendisi onların en sert okulu oldu. Dağlar onların askeri akademisiydi; sınırlar, pusular, geri çekilmeler, kayıplar… Savaşın dili ve stratejisi bu sert okulun içinde öğrenildi.

Bu yüzden kurdukları mücadele ve büyüttükleri umut yalnızca bir tepki değildi. Zamanla kendi aklını, kendi stratejisini ve kendi disiplinini üreten bir pratiğe dönüştü. Bu kuşak, dünyanın başka direnişlerinden de etkilenmişti. Vietnam’da verilen mücadele, küçük bir halkın dünyanın en güçlü ordularından birine karşı direnebileceğini göstermişti. Bu yalnızca askeri bir başarı değil, mümkün olanın kanıtıydı.

Mahsum Korkmaz’ın öncüleri ve ardılları işte bu kuşağın içinden çıktı. Onu tanıyanların anlattıkları ortak bir noktada birleşir: Egîd, yüksek sesle konuşan bir insan değildi; ama karar verildiğinde geri adım atmayan bir iradeye sahipti. Sessiz ama kararlıydı.

Tarihe çok önemli bir not olarak düşen Ferda Çetin ve İsmet Kayhan’ın 1997’de derlediği Komutan Agit’in Günlüğünden kitabı, yine aynı dönemin önemli figürlerinden Hevâl Xalit / Mehmet Karasungur ile arasında geçen hararetli tartışmalar ve o dönemin sarsılmaz yoldaşlığına dair önemli ipuçları verir.

Bu yüzden Egîd, yalnızca bir gerilla komutanı olarak hatırlanmaz. O, bu yürüyüşün önünde gidenlerden biriydi.

BİR PAKREWANDI

Yolu ilk açanlardan, ilk adımı atanlardan ve başkalarının yürüyebileceği hattı kuranlardan biriydi. 15 Ağustos eylemleri, bu iradenin ilk büyük ifadesiydi. Eruh baskını spontane bir kalkışma değildi. Aylar süren hazırlığın, sabırlı bir örgütlenmenin ve dikkatle kurulmuş bir planın sonucuydu.

Ama bu hikaye yalnızca askeri bir eylemin hikayesi değildir. Bu, aynı zamanda bir kuşağın hikâyesidir.

Bir kuşak dağlara çıktı.

Bir kuşak zindanlara girdi.

Bir kuşak hiç geri dönmedi.

Bugün, kırk yıl sonra geriye dönüp bakıldığında görülen şey şudur: O kuşak yalnızca bir mücadele yürütmedi; iradesi kırılmış bir halkın onurunu ayağa kaldırdı ve Kürd’e yeniden nefes almayı öğretti.

Kürdistan özgürlük mücadelesi, bu yönüyle yalnızca bir direniş hareketi olmadı; aynı zamanda bir okul, hatta bir laboratuvar gibi işledi. Bu laboratuvar yalnızca savaşçı üretmedi; önderler yetiştirdi. Kürdistan’ın farklı parçalarında ortaya çıkan siyasal kadrolar, örgütleyiciler ve düşünsel öncüler büyük ölçüde bu deneyimin içinden geçti.

Bu yüzden hareket yalnızca bir örgüt değil; bir kuşağın siyasal karakterini biçimlendiren tarihsel bir atölye oldu.

15 Ağustos’un yarattığı kırılma yalnızca gerilla savaşının başlangıcı değildi, aynı zamanda Kürt toplumunun siyasal uyanışının da başlangıcıydı. Bu süreçte ortaya çıkan en önemli dönüşümlerden biri de kadın hareketinin yükselişiydi. Uzun yıllar boyunca görünmez kılınmış olan kadınlar, bu mücadele içinde yalnızca katılımcı değil, çok ağır bedeller ödeyerek kurucu bir özne haline geldiler.

Ama bu hikaye yalnızca isimleri zikredilmiş olanlardan ibaret değildir. Kürdistan’ın dağlarında, zindanlarında ve kasabalarında adı çoğu zaman büyük başlıklara yazılmayan binlerce insan bu yürüyüşün parçası oldu. Kürdistan’ın yakın tarihi biraz da bu görünmeyen insanların hikayesidir.

Bu hikaye yalnızca geçmişe ait değildir, aynı zamanda gelecek kuşaklara devredilmiş bir hafızadır.

Bu nedenle 15 Ağustos öncesi süreci anlamak yalnızca bir tarih meselesi değil, aynı zamanda bir sorumluluktur. Bu sorumluluğun izleri yalnızca anlatılarda değil, o dönemin hafızasını taşıyan metinlerde ve anılarda da saklıdır.

Weşanên Serxwebûn’un yayımladığı çalışmalar ve iki önemli eser bu anlamda özel bir yerde durur:

Bağımsız Kürdistan Yolunda (Anılar) – 1987

Kızıllaşan Toprak – 1987 (Aziz / Abdullah Yıldız)

Bu metinler yalnızca bir dönemi anlatmaz, aynı zamanda o dönemi yazanların da bu yürüyüşün içinde olduğunu hatırlatır. Ve birçoğu bu yürüyüşün içinde şehit düştü. Bu yüzden bu metinler yalnızca birer belge değil; bir kuşağın kendi hayatıyla yazdığı hafızadır.

1970’li yılların sonlarında Batman’da yürütülen örgütlenme çalışmaları sırasında heval Egîd’in yolu Mazlum Doğan ile kesişti. Mazlum Doğan’ın bıraktığı etki yalnızca politik değildi. Onu tanıyanların anlattıklarına göre Mazlum Doğan’ın sakin ama sarsıcı bir kişiliği vardı. Söylediği sözler kadar kurduğu arkadaşlık da insanları etkilerdi.

15 Ağustos, aynı zamanda Diyarbakır zindan direnişine ve o direnişte şehit düşenlere verilmiş bir sözün yerine getirilmesiydi. Belki de bu yüzden Kürdistan özgürlük mücadelesini ayakta tutan şey yalnızca ideoloji ya da strateji değildir.

Onu ayakta tutan şey daha derin bir bağdır; arkadaşlık hukuku ve ahde vefa.

Dağlarda, zindanlarda ve sürgün yollarında kurulan o yoldaşlık yalnızca birlikte mücadele etmek değildir. Verilen sözün, paylaşılan kaderin ve birbirine duyulan sadakatin adıdır.

Elli yıl boyunca yaşanan bütün trajedilere, bütün kayıplara rağmen bu mücadeleden kopuşu zorlaştıran şey de çoğu zaman tam olarak bu bağ olmuştur.

Kürdistan özgürlük mücadelesinin o ilk kuşağı, konuşarak değil; hayatlarını ortaya koyarak tarih yazdı. Bugün sözün hafiflediği, bireyin zayıfladığı ve at izinin it izine karıştığı karmaşık bir zamanda geçmişe bakarken en çok ihtiyacımız olan şey belki de budur: ahde vefa.

Egîd’i ve onun kuşağını anmak, aynı zamanda bir borcu yerine getirmektir. Çünkü onlar yalnızca kendi hayatlarını ortaya koymadılar; Kürt’ün kırılmış ruhunu ayağa kaldırdılar, Kürt’e nefes oldular ve bugün hâlâ sönmemiş olan o isyan ateşini yeniden yaktılar.

Bu yüzden bugün yalnızca Hevâl Egîd’i, öncülerini ve ardıllarını anmak yetmez. Onların açtığı o onurlu yolun kapandığı bu dönemde bu yazı, aynı zamanda onlara verilmiş bir ahde vefa borcudur. Aynı zamanda o kuşağa verilmiş bir teşekkürdür: Dağdakilere, zindandakilere, sürgündekilere ve onurunu koruyarak bu yolun yolcusu olmuş tüm insanlara.

Çünkü onlar, ahlaki çürümenin ve onursuzluğun olağanlaştığı bu yeni dünyanın anlayamayacağı kadar ağır bir bedel ödediler.

Bugün Egîd’in şehadetinin üzerinden kırk yıl geçmişken geriye dönüp baktığımızda, onun adı yalnızca bir gerilla komutanının adı olarak hatırlanmaz. O, Kürdistan’ın yakın tarihinde bir halkın korku eşiğini aştığı o ilk adımın adıdır.

Ve bazı adımlar vardır. Bir kez atıldığında artık geri dönüş olmaz.

O adım artık yalnızca bir eylem ya da bir umut değildir. O adım artık bir halkın kaderidir. Ve o kaderin adı Özgür Kürdistan’dır.

 

/Kaynak: ANF/

Öne Çıkanlar