“Bu yüzyıl ya cinsiyetçilik, milliyetçilik ve şovenizmle ya da kadın özgürlüğü ve demokrasi mücadelesiyle şekillenecek” diyen KJK Koordinasyon Üyesi Hêvî Nûda, savaşların ve şiddetin sonlanması kadının duruşunun net olması gerektiğini vurguladı.
Kadına yönelik saldırıların sürdüğünü belirten KJK Koordinasyonu Üyesi Hêvî Nûda, “Kadınlar örgütlenmezse elde edilen hiçbir kazanım güvende değil” diyerek komün ve kolektif yapıları temel savunma alanı olarak işaret etti. Nûda, mücadele verdikleri her alanda, “Demokratik Toplum Manifestosu’nun toplumun tüm hücrelerinde yaşamı yeniden yeşertecek biçimde” açığa çıkması için çaba göstereceklerini kaydetti.
KJK Koordinasyonu Üyesi Hêvî Nûda, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü vesilesiyle ANF’nin sorularını yanıtladı.
Savaşların, militarizmin ve kadın düşmanı yapılarının güç kazandığı bu küresel ortamda, kadınlar açısından ortaya çıkan tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şiddet ve savaş suçlarının sivillere, doğaya, inanca ve kültüre karşı son derece yoğunlaştığı ve kontrolden çıktığı bu süreç, 21. yüzyılın başında Üçüncü Dünya Savaşının fiilen başlaması anlamına geliyor. Siyasi, ekonomik ve psikolojik düzlemlerde yürütülen bu savaş, tamamen şiddet ve yok etme üzerine kurulu bir şekilde ilerliyor. Üçüncü Dünya Savaşıyla birlikte hegemonik güçlerin kontrolünde, sağcı çizginin iktidara taşındığı yeni bir kapitalist versiyonun inşa edilmeye çalışıldığını, hatta kapitalizmin bu savaş aracılığıyla kendisini yeniden yapılandırmayı ve şimdiye kadar ele geçiremediği alanları işgal etmeyi hedeflediğini görüyoruz. Bu yüzyıl, kapitalist modernite ile demokratik modernite arasında yürüyen bir savaşın derinleştiği bir dönemdir. Ortadoğu’nun birçok ülkesinde ve hatta Batı’da yönetimler sağcıların eline geçmiştir.
Batı’daki sağcılığın, ulus devlet milliyetçiliğini daha da sertleştirdiğini ve Ortadoğu’daki dini milliyetçiliğin yükselişi ile ülkeleri parçaladığını görüyoruz. Devletlerin ve güç odaklarının çıkarları, bu savaşlarda saldırı, şiddet ve çatışmayı kontrolden çıkarmıştır. Savaşın karakteri ve yürütülüş biçimi, tamamen ırkçılığı derinleştiren ve bunu şiddetle, yıkımla yöneten bir yapıya dönüşmüş durumda. Dünyadaki savaşlar arasında, erkek egemen, katliamcı ve şiddet merkezli niteliği en ağır biçimde ortaya çıkan savaşın, Üçüncü Dünya Savaşı olduğunu söyleyebiliriz. Hiçbir savaşta kadın ve çocukların bu denli sistematik biçimde hedef alınması görülmemiştir. DAİŞ, Boko Haram, Taliban, El Nusra, HTŞ ve benzeri onlarca çete yapılanması, son 15 yıldaki savaşlarda açık bir şekilde erkek egemen şiddetin yüzünü ortaya koymuştur.
Ortadoğu’daki savaşlarda bu güçler, toplum ve kadınlar üzerinde büyük bir yıkım yaratmıştır. Bu savaşlarda kadınların öldürülmesi, kaçırılması, göç ettirilmesi ve satılması sistematik bir planlama dahilinde yürütülmüştür. Bu yaklaşımın kendisi de zaten savaşın stratejisiydi. Kadına yönelik gerçekleştirilen bu uygulamalar, Roma dönemindeki arenalarda yapılan vahşi uygulamalardan çok da farklı değildi. Avrupa’da ‘cadı avı’ adıyla milyonlarca kadının yakılarak öldürülmesinin nasıl büyük bir travma bıraktığı ve bu travmanın hâlâ tam anlamıyla aşılmadığı biliniyor. 21. yüzyılda da benzer bir travmanın Ortadoğulu kadınlara yaşatılmak istendiğini görüyoruz. Topluma yönelik siyasi ve ideolojik hedefleri olan güçlerin savaşlardaki ilk hedefleri, kadınlar olur.
SAVAŞLARI ERKEKLER ÇIKARIR, BEDELİNİ KADINLAR VE ÇOCUKLAR ÖDER
Savaş hangi amaçla yürütülüyorsa, bunu kadın politikası üzerinden somutlaştırır ve sonuçlarını kadınlar üzerinde görünür kılarlar. Savaşa karar veren erkeklerdir, ancak savaş politikalarından en fazla zarar gören ve en çok bedel ödeyen kadınlar ve çocuklardır. Savaş sürecinde kadınların kaçırılması, öldürülmesi, zorla göç ettirilmesi ve satılması; topluma korku ve teslimiyet duygusunu yerleştirmek için kullanılır. Savaş sonrası da yeni iktidar da, kendisini kadınların konumu belirleme üzerinden inşa eder. Kıyafetten evliliğe, eğitimden yaşam hakkına kadar kadınların tüm hakları, yeni iktidarın karakterini gösteren alanlara dönüşür. Ortadoğu’ya baktığımızda, yeni iktidarların tümünün radikal sağcı unsurlar olduğunu görüyoruz. Son birkaç yıldaki savaşlarda yüz binlerce kadın öldürüldü, katledildi; savaş sonrasında ise kadınların mücadeleyle kazandığı birçok hak birkaç gün içinde erkek egemen güçler tarafından gasp edildi.
Afganistan’da Taliban’ın gelişiyle birlikte, bir gün içinde her şey, erkek egemen kararlarla değiştirildi. Colani’nin iktidara geçmesiyle birlikte Şam’da, Halep’te sokaklarda kadınlara kara çarşaflar dağıtıldı, otobüslerde kadın-erkek yerleri ayrıştırıldı. Yeni Afganistan, yeni Suriye, yeni Libya gibi ülkelerde kadın haklarını sınırlandıran yasalar hızla yürürlüğe sokuldu, kadınlara yönelik yaklaşım tamamen muhafazakar ve baskıcı bir biçimde tanımlandı. Bu savaşların kadınlara getirdiği şey; şiddet, tecavüz, öldürme, yok etme ve asla unutulmayacak büyük bir korkudur. Ortadoğu’da kadına yönelik bu savaş, toplumu karanlığa sürüklüyor. Binlerce yıldır bu coğrafyadaki halkların insani değerlerini ve kültürünü koruyan ahlaki ilkeler sistematik olarak yıkılıyor. Bir ülkeye saldırı gerçekleştirildiğinde binlerce insan öldürülüyor; çocuklar ve kadınlar öldürülüyor, zorla yerlerinden ediliyor ve milyonlarca kişi, insan olma onurunun sorgulanacağı bir açlığa sürükleniyor.
Ancak eskiden vicdan denen şey, bu tür uygulamalara karşı bir tepki ve harekete dönüşürken, şimdi o vicdan hiçbir iz bırakmadan susturulmuş görünüyor. Suriye kıyılarında Alevilere, Süveyda’da Dürzilere, Şengal’de Êzidîlere, Afganistan’da kadınlara karşı uygulananlar, toplumun bazı hassasiyetlerini ve kutsal olarak kabul ettiği değerleri hiçe saydı.
Devletler, iktidarlar şovenist ve ırkçı önceliklerinden ötürü üç maymunu oynuyor; bu nedenle katliam, talan, şiddet ve işgal normalleşti. Böyle bir durumda insanlığın ve toplumların kaderi şovenist ve ırkçı bir gücün eline geçti. Sağcı yönetimlerin siyasi çaresizliği ve yürütülen savaşın meşrulaştırılması adalet, eşitlik, hak ve özgürlük tartışmalarına konu edilirken, yarın ne olacağının garantisi yok. Düşmanın kim olduğu, dostun kim olduğu ve tehlikenin hangi biçimde geleceği belirsiz. Bu kurulan dünyada kadınların durumu maalesef çok daha kötü ve karmaşık hale geldi. Son 15 yıldaki savaşlarda bölgede kadın cinayetleri oranı yüzde 58, kadınlara yönelik tecavüz oranı yüzde 55, kadın ticareti ise yüzde 85 artış gösterdi. Bu oranlar kadınların gerçek durumunu ortaya koyuyor.
ATAERKİL ZİHNİYETE KARŞI SEMBOLİK TEPKİLER YETMEZ; SÜREKLİ BİR DİRENİŞ SERGİLENMELİ
Böylesi ağır bir yıkım tablosu varken, dünya kadın örgütlerinin yalnızca belirli gün ve gündemlerle sınırlı tepkiler vermesi; savaşların yarattığı şiddet, yoksulluk ve toplumsal tahribata karşı güçlü ve sürekli bir duruş sergileyememesi sizce hangi nedenlerden kaynaklanıyor? Mevcut süreçte dünya kadınlarının nasıl bir mücadele hattı ve politik yönelim geliştirmesi gerekiyor?
Sonuç alıcı bir mücadeleyi kadın hareketleri ve örgütleri düzeyinde sürekli kılmayı zorlaştıran çeşitli sebepler var. Bu sebepleri tartışırken amacımız hangi kadın hareketinin ne kadar mücadele verdiğini ölçmek değil; kuşkusuz her örgütün mücadele içinde olduğu gerçektir ve bu önemlidir. Ancak hâlâ kadınlara yönelik katliam, şiddet, kaçırma, her türlü zulüm ve adaletsizlik sona erdirilememişse, tüm kadın hareketlerinin mücadele yöntemlerini daha görünür ve etkili hâle getirmesi gerekir.
Kadın örgütlerinin mücadelesi sürüyor; fakat bu mücadele bazen sembolik kalıyor, bazen de olaylarla sınırlı, dar sınırlar içinde kalıyor. Kadın mücadelesi, eğer ataerkil zihniyet dönüştürülmeden ve kırılmadan ilerleyemeyecekse, her alanda ve her yerde bu zihniyete karşı sürekli bir direniş sergilenmelidir.
Yaşamın herhangi bir alanında ataerkil iktidarın egemen olduğu yerde, kadınlar o alanda bu zihniyete karşı mücadele etmelidir. Kadınlar bu kadar saldırı altındayken sadece sınırlı ve geçici şekilde mücadele ederse kurtuluş için kalıcı bir şansları olmaz. Savaş kararlarında kadınlar yer almadığı için, savaş süreçlerinde kadınlara yönelik yapılan uygulamalar tamamen normalleştirilmiş ve savaşın doğal bir parçasıymış gibi gösterilmiştir. Bu nedenle kadın hareketleri içinde gerekli tepkiler bu savaşlara karşı yeterince görünür olamamaktadır. Eğer tüm kadın örgütleri, savaş süreçlerinde kadınlara karşı işlenen bu eylemlerin temel nedenini ve sonuçlarını doğru ele alırsa, kadın hareketlerinin tutumları ve yaklaşımları çok daha net bir şekilde ortaya çıkabilir. Savaş ile erkek, erkek ile şiddet öylesine birbiriyle özdeş hale gelmiştir ki, bu savaşlarda erkeklerin uyguladığı her türlü şiddet ve yıkım artık görünmez kılınmaktadır.
Kadının özü ve doğasında savaş ya da öldürme, işkence veya bugün savaş adı altında yapılan hiçbir şiddet biçimi yoktur. Bu kadın gerçeği, demokratik ve insani toplumun da temel hakikati olarak yaşamaya devam ediyor. Ancak toplum bazen bu kadın gerçeğini, yaşanan tüm yıkımlar karşısında geri plana itiyor. Mevcut savaş düzeyine ve bu konudaki kadın mücadelesine baktığımızda, kadınların çabaları bu savaşları durdurmaya yetmemiştir; çünkü öncelikle savaş adı altında yürütülen vahşetin kendisinin durdurulması gerekir. Kadına yönelik şiddet, katliam, tecavüz ve yoksulluğu üreten bu sistem aynı zamanda kadının hukuki, toplumsal kimliğini belirleyen ve savaş kararını veren sistemdir. Savaş süreçlerinde kadınlara karşı uygulanan her türlü şiddet, öldürme ve tecavüz yalnızca tekil bir erkeğin saldırganlığı, bir katilin kadın öldürmesi ya da savaş hali ile açıklanamaz; bu, savaşı doğallaştıran bir zihniyetin sonucudur. Bu eylemler, her savaşın sonunda, erkeğin kadını doğal bir şekilde kendi savaşlarının aracı ve kurbanı haline getiren zihniyetinden kaynaklanır.
SINIRLI BİR MÜCADELEYLE KADIN KAZANIMLARI KORUNAMAZ, SALDIRILAR DURDURULAMAZ
Kadınlar olarak bizim görmemiz gereken gerçek şudur; biz kadınlar, bu savaşların hiçbiri için saldırı kararları vermiyoruz ama saldırı ve savaş politikalarının bedelini en ağır biçimde biz ödüyoruz. Savaş kararlarını veren erkek zihniyeti, barış ve demokrasi konusunda da karar veren aynı ataerkil zihniyettir; her türlü savaş ve şiddetin ortaya çıkmasının temel nedenidir. 25 Kasım gibi sembolik günlerde veya Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde yapılan protestolar, kadınlara yönelik şiddet ve uygulamalara karşı gerekli olan kapsamlı siyasi karşı duruşu yakalamıyor. Ataerkil sistem, ulus-devlet ideolojisi ve kapitalist modernite bütün varlığını kadın karşıtı politikalar üzerine inşa etmiştir. Böyle bir sisteme karşı birkaç günle sınırlı olan kadın tepkileri, yalnızca sembolik kalır.
Eğer kadın örgütleri mücadelelerini sınırlar ve yeterli görürlerse kadınların kazanımlarını ne koruyabilir ne de gasp edilen haklarını geri alabilirler. Böyle sınırlı bir mücadele, sistemin gerçek yüzünün sorgulanmasına ve saldırıların durdurulmasına yetmez.
Dünya genelinde çok zor bir dönem yaşanıyor. Her gün yüzlerce kadın ve çocuk öldürülüyor; açlıktan, ekonomik baskıdan, erkek şiddetinden yaşamını yitiriyor ya da öldürülüyor. Tüm dünya kadın hareketleri, kadınların bu savaşlarda içine düşürüldüğü durum karşısında artık bir sorumlulukla yüz yüze. Öncelikle kadınlar, tüm insanlığa ve yaşama yönelen bu savaş karşısında tek ses olmalı ve ortak bir tutum geliştirmelidir. Savaş öylesine bir düzeye ve biçime ulaşmış ki, tarih boyunca yaşanan en barbar dönemleri bile geçmiştir. İnsanlığın tek umudu, bu vahşetin durdurulmasıdır. Eğer kadınlar bu savaşa dur deme iradesi göstermezse, hiçbir güç bunu durduramaz.
Bu nedenle kadın hareketleri ve kadın örgütleri, bu yüzyılda insanlık, demokrasi ve özgürlük adına tarihi tutumlarını ortaya koymalıdır. Kadınların birlik olması bugün sadece gerekli değil, zorunludur. Kadınların bu savaşı durdurma iradesi tarihsel bir rol ve sorumluluk taşımaktadır. Tarih, bu yüzyılı ya erkek egemen savaş zihniyetiyle ya da kadınların özgürlük ve demokrasi mücadelesiyle yazacaktır. Kadınların birliği ve tutumu yalnızca kadınların kaderini değil, insanlığın kaderini de değiştirebilir. Üçüncü Dünya Savaşı olarak nitelendirilen ve hâlâ devam eden bu yıkımda, kadınların tarihsel tutumu son derece belirleyicidir. Savaş kararını kadınlar vermiyor ama bu savaşı durduracak en büyük güç de kadınların mücadelesidir.
Türkiye tarihi boyunca Kürt kimliği, dili ve varlığının inkâr edilmesi şiddeti ve çatışmayı sürekli yeniden üretti. Kürt kadınlar bu çözümsüzlük ortamından hangi biçimlerde etkilendi?
Toplum doğasının gerçeği olarak bir dilin inkarı, aynı zamanda o topluluğun varlığının inkarı anlamına gelir. Kürdistan’da Kürtçenin inkarı da Kürtlerin inkarı ve kimliksizleştirilmesiyle birlikte, son derece sert yöntemlerle uygulandı. Cumhuriyet’in kuruluşunda bu politika, oldukça katı bir biçimde yürütüldü. Çünkü bir halkın dilinden söz ettiğimizde, anadil dediğimiz şey, aslında dilde kadının rolünü çok açık bir biçimde ortaya koyar. Anadile dair kavrayış, toplum doğasının temel gerçeklerinden biridir ve ataerkil sistem bu gerçeği inkar edip ortadan kaldıramadı. Anadil aynı zamanda bir toplumun kimliğinin temel hakikatini gösterir. Bir halkı yok etmek istediğinizde, bunu ya fiziki olarak yok ederek ya da kimliğini inkar ederek yaparsınız.
KÜRT KADINLARIN YÜZDE 98’İ EV DIŞINDAKİ YAŞAMIN, ÇALIŞMANIN, SİYASETİN DIŞINDA BIRAKILDI
Türkiye Cumhuriyeti, yüz yıl boyunca Kürtleri yok saymak için önce Kürtçeyi inkar etti, yasakladı. Kürt halkı anadiline yönelik bu inkar siyasetine karşı direndikçe, Türk devleti vahşi bir şekilde saldırılarını sürdürdü. Kürdistan’da Türk ırkçılığı, Kürt kimliğine, Kürt varlığına ve Kürtçeye karşı savaşı kendi bekası için temel bir mesele olarak gördü. Türk olmanın koşulu, Kürtlerin yok sayılmasıyla bağdaştırıldı. Kürt kadınlarının bu inkara karşı direnişi, halkını koruma ve anadilini sahiplenme temelinde gelişti. Ancak sosyal, ekonomik, siyasi ve kültürel tüm alanlarda en çok kadınlar Türk devletinin saldırılarına maruz kaldı. Ekonomik ve siyasi alanlar tamamen kadınlara kapatıldı. Yıllar boyunca Kürt kadınlarının yüzde 98’i Türkçe bilmediği için ev dışındaki yaşamın, çalışma hayatının ve siyasetin dışında bırakıldı. Bu durum kadınlar üzerinde psikolojik, ekonomik ve toplumsal açıdan çok ağır sonuçlar doğurdu.
Devletin katliam ve asimilasyon politikaları ile feodal, erkek egemen ilişkiler iç içe geçerek Kürt kadınlarını hem ruhsal hem toplumsal açıdan baskı altında bıraktı. Kürt Kadın Özgürlük Hareketi’nin uzun yıllara dayanan mücadelesi bu politikaları belli ölçülerde sınırlasa da, Kürt kadınları hala bu koşullardan tamamen özgürleşmiş değildir. Kürtçenin yasaklanması, kadınların toplumsal, siyasi ve ekonomik hayattan geri bırakılmasına yol açtı ve Kürt toplumunun sosyal gelişimini ciddi biçimde engelledi. Kürt toplumu yüz yılı aşkın süredir kültürel tecrit ve ağır bir baskı altındadır. Toplumsal, ekonomik ve siyasi durum da bu tecritten doğrudan etkilendi. Dilin inkarı, bir halkın fiziki yok oluşundan bile daha derin sonuçlar yaratan bir tahribattır ve Kürtlere yönelik bu inkar hala savaş ve soykırım boyutlarıyla devam etmektedir.
ÖNDER APO, YOK SAYILAN KADINLARIN HİKAYESİNİ KADINLARA SUNMUŞTUR
Geçtiğimiz yıl Devlet Bahçeli’nin çağrısı sonrası Önder Apo’nun öncülüğünde geliştirilen Barış ve Demokratik Toplum Süreci gündeme geldi. Bu sürecin kadınlar açısından taşıdığı önem nedir? Önder Apo’nun bu süreç için ortaya koyduğu manifestoyu kadınlar nasıl okumalı ve anlamlandırmalıdır? KJK olarak bu süreci nasıl ele aldınız? Toplumsal alandaki kadınların bu sürece katılımı hangi yollarla ve nasıl olmalıdır?
Barış ve demokratik toplum, kadınlar açısından en az devrim kadar anlamlı ve değerlidir. Önder Apo’nun başlattığı süreç varlık, özgürlük ve barış temelinde olduğu için özellikle kadınlara hitap ediyor. Dünya genelinde kadınlar, varlıkları, tarihleri ve kimlikleri sürekli inkar edilen, bütün toplumsal, siyasal, ekonomik ve askeri yapıların hedefinde olan kesimdir. Önder Apo ise tüm bunlara karşı, kadın özgürlüğünü bu sürecin garantisi olarak ortaya koyan bir yaklaşım geliştirmiştir. Bu nedenle barış ve demokratik toplum manifestosu, kadınlar açısından son derece değerlidir; adeta kadınların yeniden doğuşunu ifade eden bir metindir. Önder Apo bu manifesto ile tarih boyunca yok sayılan kadının hikayesini yazıya dökmüş, kadınlara sunmuştur.
21. yüzyılın kadın özgürlüğünün yüzyılı olması ve erkek egemen zihniyetin bütün uygulamalarının aşılması için kadınların bu sürece aktif biçimde katılması gereklidir. KJK olarak biz de bu süreci, Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nu özgürlüğün kutsal bir armağanı olarak görüyoruz. Bu nedenle mücadele verilen her alanda, Demokratik Toplum Manifestosu’nun toplumun tüm hücrelerinde yaşamı yeniden yeşertecek biçimde açığa çıkması için çaba göstereceğiz. Bu manifestoyu binlerce yıl boyunca erkek egemen kalemin yazdığı tarih yerine, kadın tarihimizin manifestosu olarak ele alıyoruz. Bu, insanlık ve demokrasi adına yeni bir doğuşun adıdır. Yaşamın her alanı toplumsal bir alandır ve bu nedenle kadın, hayatın bütün süreçlerine çok daha etkin şekilde katılmalıdır. Kadının katılımı bilinçli olmalı ve sağlam temeller üzerinde yükselmelidir.
Bu süreç kadın açısından yeniden inşa ve örgütlenme sürecidir. Kadının kendisini örgütlemediği hiçbir yaşam alanı kalmamalıdır. Kadın hem kendini örgütlemeli hem de yaşam alanlarını kadın rengi ve kadın özüyle örgütleyebilmelidir. Örgütlü kadın politik kadındır. Örgütlü kadın, kendini koruyabilen kadındır. Örgütlü kadın, kültürünü güvence altına alan kadındır. Örgütlü ve bilinçli kadın, her türlü şiddet, baskı ve soykırım politikalarına karşı en önde mücadele eden kadındır. Bu nedenle kadın önce her alanda kendi özgürlüğünü yaratmalıdır.
Bu süreçte Kürt kadınları hangi tehlikeler bekliyor? Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne rağmen Kürt karşıtlığı, demokrasi düşmanlığı ve kadınlara yönelik saldırılar devam ederken, kadınlar bu koşullara karşı kendilerini nasıl korumalıdır?
Bu aşama barış süreci olarak adlandırılsa da, devletin kadınlara yönelik yaklaşımında herhangi bir değişiklik yoktur. Barış ve çözüm süreci konuşuluyor olsa bile, eğer kadınlar bu aşamada bir duruş ortaya koymazsa, bu süreç kadın açısından büyük tehlikeler barındırır. Kadınların yıllarca ağır bedellerle elde ettiği hak ve kazanımlar, erkek egemen sistem tarafından geri alınmak istenmektedir. Kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri, tecavüz kültürü hala en büyük tehdit olarak önümüzde durmaktadır ve son bir yılda bu tür birçok olay yaşanmıştır. Kürt kadınları siyasetten ekonomiye, kültürden toplumsal yaşama kadar pek çok alanda önemli kazanımlar elde etmiş, Türkiye’deki ve dünyadaki kadınlara çok büyük örnek olmuştur. Eş başkanlık sistemi, Jineoloji’nin gelişmesi, kadınların öz savunmasını kurması gibi kazanımlar kadınlara büyük imkanlar yaratmıştır.
Fakat kadın bu kazanımlarını korunmazsa, hukuki ve meşru zeminlerde güçlendirmezse tehdit altına girebilir. Bu nedenle kadınlar her şeyden önce sahip oldukları kazanımları korumalıdır. Çünkü bu kazanımlar özgürlüğün ve kadın savunmasının temelini oluşturur. Örgütlü kadın, hem siyasette hem yaşamda kazanımlarını garanti altına alabilir. Öz savunma her şeyden önce erkek şiddeti, saldırıları ve erkek egemen iktidar sisteminin kadın karşıtı tüm pratiklerine karşı bir korunmadır. Kadın kendi komünlerini kurarak, hem kadına yönelik şiddete hem de topluma, çocuklara ve yaşama yönelen her türlü saldırıya karşı toplumsal bir savunma gücü oluşturur. Devlet sisteminde ya da mevcut aile-toplum düzeninde, kadın için şiddetin olmadığı güvenli bir alan yoktur.
Komün ise kadın açısından böyle bir güven alanı sağlar; kadının kendi rengini, düşüncesini, iradesini hayata geçirebileceği bir alandır. Bu komünler sağlık, spor, sanat, ekonomi, tarım, felsefe, eğitim veya öz savunma komünleri olabilir. Köylerde, mahallelerde, sokaklarda ve şehirlerde kadın komünleri kurulduğunda artık hiç kimse topluma ve kadınlara kolayca saldırı gerçekleştiremez; komün toplumsal bir güç ve savunma mekanizması haline gelir. Komün aynı zamanda toplumun kendi değerlerini, kültürünü ve yaşamını tehditlere karşı korumasının doğal yoludur. Kadın ve toplum kendi kararlarını kendisi alır ve kendi savunmasını kendisi örgütler.
HER KOŞULDA VE HER ZAMAN ATAERKİL ZİHNİYETE KARŞI MÜCADELE SÜRDÜRÜLMELİ
25 Kasım günü, yani Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü, kadın mücadelesi tarihinde çok önemli bir gündür. Her ne kadar kadına yönelik şiddete karşı mücadelede daha çok sembolik bir gün olarak ortaya çıkarılmış olsa da, bu gün aynı zamanda kadınların birlik olmasının, kadın gücünün, erkek egemen zihniyete ve cinsiyetçi anlayışa karşı kadın duruşunun sembolüdür. Yani 25 Kasım, kadınlara şunu hatırlatır: Her koşulda ve her zaman ataerkil zihniyete karşı mücadeleyi sürdürmek gerekir. Bu temelde Mirabel kardeşler şahsında, özgürlük, insanlık, birlik ve demokrasi için yaşamını feda eden tüm kadınları bir kez daha anıyoruz. Özgürlük ve insanlık değerleri için ağır bedeller ödeyen tüm şehitlerin anısına sahip çıkmalıyız. Bu da ancak erkek egemen zihniyete karşı kesintisiz bir mücadele ile olur.
Kadın tarihi, kadın eliyle, direnişiyle, renkleriyle yazılıyor. 21. yüzyılda yürütülen yıkıcı savaşlar ve bu savaşların mağdur ettiği kadınlar ve halklar karşısında kadınlar direnişleriyle bu tarihe damgasını vuracaktır. Bu yüzyıl ya cinsiyetçilik, milliyetçilik ve kapitalist şovenizm ile halkların ve insanlığın kaderi şekillenecek, ya da kadın özgürlüğünün ve demokrasinin direnişiyle şekillenecektir. Bu gün, kadınların savaşlar çıkaran Leviathanların suratındaki sahte maskeleri düşürdüğü gündür. Bu yüzyıl toplumsal vicdana, kadınların, halkların ve insanlığın ortak iradesine her zamankinden daha çok ihtiyaç duyuyor. Kadınların her türlü savaş ve şiddete karşı hayır demesi gerekiyor. Savaşların ve şiddetin son bulması için kadının duruşu son derece net olmalıdır. Bu duruş öyle güçlü olmalı ki savaş kararlarını alanlar, toplumun baskısıyla hesap vermek zorunda kalsın ve meşruiyetlerini kaybetsinler. Bugün dünyada yaşanan savaşları ve katliamları durdurabilecek en büyük güç örgütlü bir toplumdur.
/ANF/











