İtalyan gazeteci ve yönetmen Benedetta Argentieri, Kürt kadın gerillalarının dağlardaki direnişini ve umut dolu yaşamlarını Nûbihar belgeseliyle dünyaya anlatmaya hazırlanıyor.
Kürdistan dağlarında geçen yolculuğunda, kadınların özgürlük mücadelesini sinema diliyle belgelemeyi amaçladığını söyleyen Argentieri, bağımsız sinemanın sınırlarını zorlayarak insan ruhunun direncini ve dayanışmanın gücünü gözler önüne sermeyi hedefliyor.
Ronî Riha
Kürt kadın gerillalarının direnişini, yaşamını ve mücadele azmini beyazperdeye taşımak için Kürdistan dağlarına doğru yola çıkan İtalyan gazeteci ve yönetmen Benedetta Argentieri, uzun yıllardır savaş bölgelerinden yaptığı haberlerle tanınan bağımsız bir gazeteci ve yönetmen. 2014’ten bu yana Irak ve Suriye’deki savaşları sahadan takip eden Argentieri, Kürt kadınların öncülüğünde gelişen özgürlük mücadelesini farklı boyutlarıyla uluslararası kamuoyuna taşımayı sürdürüyor. Onun belgeselleri, sadece bir savaşın görüntülerini değil, aynı zamanda kadınların yarattığı yeni yaşam biçimlerini, dayanışmayı ve özgürlük arayışını görünür kılıyor.
Çapulcu-Voices from Gezi (2013), Our War (2016) ve I AM THE REVOLUTION (2018) gibi önemli yapımlarıyla tanınan yönetmen, son çalışması Nûbihar ile Kürt kadın gerillalarının dağlarda kurduğu yaşamı, tünellerdeki direnişi ve kahkahalarla örülü umut dolu dünyalarını anlatıyor. Onu farklı kılan ise yalnızca savaşın yıkıcılığını değil, tüm zorluklara rağmen ayakta duran insan ruhunu ve özellikle kadınların özgürlük için yarattıkları alternatif yaşamı sinema diliyle kayda geçiriyor olması.
Bu röportajda, Benedetta Argentieri ile hem Nûbihar’ın hikâyesini hem de dağlarda kadın gerillalarla geçirdiği günlerin ona kattıklarını konuştum.
Sevgili Benedetta Argentieri, bu belgeseli yapma fikri sizde nasıl doğdu? Kürt kadın gerillalarının hikâyesini anlatmaya karar verdiğinizde, sizi özellikle etkileyen bir sahne ya da deneyim oldu mu?
2014’ten beri hem Şengal’de hem de Rojava yolculuğumda kadın gerillalarla tanıştığım zamandan bu yana hep bir belgesel yapmak istedim. Yine de koşullar beni Rojava’ya götürdü; orada üç film yaptım. Birincisi kadın mücadelesi hakkında (“I am the Revolution”), ikincisi IŞİD’e katılan bir kadın üzerine (“The Matchmaker”), üçüncüsü ise Rakka’nın kadınlarıyla ilgili kısa bir film: şehirlerinin özgürleşmesinin aynı zamanda onların da özgürleşmesi anlamına geldiğini anlatıyor. Bu kısa filmin adı Blooming in the Desert. Kadın gerillalarla tanıştığımda onların gücü ve adanmışlığı beni çok etkiledi. Hareket edişlerinde, konuşmalarında bir başkalık vardı; gerillaların bu hareketin özünü bedenlerinde taşıdıkları çok açıktı. Bu yüzden hep onların hikâyelerini anlatabilmeyi hayal ettim.
2023’ten beri birçok kez başvurdum, sonunda hareket kabul etti. Bu, dağlardaki kadın hareketinin tünellerini ilk kez bir yabancı yönetmen ve gazeteciye açtığı bir an, bunun için sonsuza kadar minnettarım. Ama daha da önemlisi, onların günlük yaşamlarını paylaşma fırsatını bulmak inanılmaz ve ilham vericiydi. Yer altında yaşamak bazen çok zor olabiliyor ama beni en çok şaşırtan, bunu yüksek bir moral ile sürdürmeleriydi. Görüntülerimizde o kadar çok kahkaha var ki, bu gerçekten inanılmaz derecede güzel. Onların bütün zorluklara rağmen dolu dolu gülümsemeleri ve kahkahaları çok etkileyiciydi benim için.
Belgesel duyuru metninde, gerillaların dağlarda kurdukları topluluk ve tünellerdeki yaşamlarına dair ayrıntılar var. Siz bu ortama ilk girdiğinizde, atmosferi ve kadınların direniş ruhunu nasıl hissettiniz?
Önceden söylediklerime ek olarak, direniş ruhunun çok yüksek olduğunu düşünüyorum. Tanıştığım bütün kadınlar, özellikle genç olanlar mücadeleye çok bağlıydı. Son gelişmeler de çok önemliydi. Gözlemlediğim şey, gerillaların her gün tünelleri iyileştirmek ve yaşanabilir hâle getirmek için çalışmalarıydı; sonuç ise şaşırtıcıydı. Elbette neyle karşılaşacağım konusunda bazı fikirlerim vardı ama gerçek beklentilerimi aştı. Ziyaret ettiğim her yer birbirinden farklıydı ve farklı amaçlarla yapılmıştı. Hepsi bir estetik anlayışla inşa edilmiş, her zaman tertemizdi; her yerde kitaplar, çizimler, çeşitli objeler vardı. Ve elbette bolca müzik! Awazê Ciya ile de birlikteydik; bir dağın kalbinde profesyonel bir kayıt stüdyosu görmek akıl almaz bir deneyimdi.

Pek çok gerilla dışarıda, doğayla uyum içinde yaşamayı özlüyordu. Ancak savaş alanına insansız hava araçlarının girmesiyle durum değişti; gerillalar da uyum sağladı ve bu dağ evlerini inşa etmeye başladılar. Onlara “tünel” demek aslında indirgemek olur; gerçekte ne olduklarını anlatmaya yetmez. Ben oradayken gerillalar son bir yılda 12 drone düşürdüklerini açıkladılar. Bu, direniş için önemli bir gelişmeydi ve büyük bir motivasyon sağladı.
Metne baktığımızda belgeselinizin merkezinde, kadın özgürlüğünün toplum özgürlüğünden ayrı düşünülemeyeceği fikri yer alıyor. Bu perspektifi sinemada hangi anlatım yollarıyla, nasıl bir görsel dil üzerinden yansıtmayı planlıyorsunuz?
Bu film öncelikle, dağdaki kadın hareketini elimden geldiğince iyi yansıtmaya yönelik bir çaba. Orada yaşayan arkadaşların hayatı, dünya için inanılmaz bir ilham kaynağı. Çoğu kadın, diğer kadınların düşman olduğu ve müttefik olamayacağı düşüncesiyle yetişmişti. Oysa hareket, kadınların bir araya geldiklerinde, birlikte örgütlendiklerinde ve birlikte mücadele ettiklerinde ortaya çıkan gücü gösteriyor. Birbirlerine gösterdikleri dostluk ve sevgi çok güçlü ve yalnızca hareketteki kadınlarla sınırlı değil; tüm kadınlara uzanıyor. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Kampanya metninizde, belgesellerinizi bağımsız ve sansürsüz üretmeye olan bağlılığınızı vurguluyorsunuz. Nûbihar’ı hazırlarken karşılaştığınız en büyük pratik ya da etik zorluklar nelerdi? Bunların üstesinden gelmek için nasıl bir yol izlediniz?
Bu soruya filmi bitirdiğimde daha iyi cevap vermek isterim. Şunu söyleyebilirim: Bağımsız bir film yapmaya adanmak, bir sevgi ve mücadele eylemidir. Neden? Çünkü hâkim sistemde sanat ve kültür asimile edilmiş, dolayısıyla anlamından boşaltılmıştır. Bugün çoğu film kapitalist modernitenin mantığını yansıtır. Bu sistemin dışında kalan filmleri yapmak ise finansman ve destek açısından çok zor olabilir. İşte bu yüzden kitlesel fonlama kampanyası başlattık. Filmin kurgusunu finanse etmemiz gerekiyordu. İtalya genelinde çeşitli toplantılara katıldım ve aldığımız destek çok büyüktü. Bu da bana gerçekten bu filmi yapmamız gerektiğini gösterdi.
Nûbihar belgeseli hâlâ yapım aşamasında. Bugüne dek devrimci ve direnişçi kadınlar üzerine birçok çalışma gerçekleştirdim. Bu kez özellikle Ortadoğu’da kadın özgürlük mücadelesinin öncülüğünü yapan PKK’li kadınların kırk yıldır yuvalandıkları dağlara, yani hareketin ana damarına giderek, onların günlük yaşamlarını kayıt altına almak istedim. Amacım, bu yaşamı uluslararası arenada sanatsal bir bakışla görünür kılmaktı. Proje tamamlanıp izleyiciyle buluştuğunda, onun üzerine çok daha uzun ve ayrıntılı konuşabileceğiz.
Nûbihar projesine katkı sunma linki: https://www.produzionidalbasso.com/project/nuova-primavera-nubihar/











