Meryem Ağar: Kendime bir dokunuş; Doğduğum evi ben yıktım!

Doğduğum evde hep tetikte olmalıydım, her an gelebilecek bir saldırı için kendimi korumalıydım, ve annemi. Hiçbir şey yapamayacağını bildiğin ve çaresizce ezilmeyi beklediğin bir tetikte olma hali.

Kimim ben? Rutubetli, pis, betondan bir evde doğdum. İki katlı, bahçeli bir evin aşağı katında, hamam böcekleriyle iç içe. Adım Meryem. Babam koymuş bu ismi bana. Koyu renk saçlara ve gözlere sahibim, esmer bir tenim ve bir kadın cinsel organım var. Öfkeliyim hepsine, etime, kemiğime, gözlerime, ellerime, cinsel organıma kadar beni ben yapan her şeye. Anneme, babama, doğduğum eve. Nefret doluyum, parçalamak, yok etmek, yıkmak istiyorum bana temas eden her şeyi. Ama neden?

Kendimi taşımakla, kendimle yaşamakla mı sınandım? Tüm varlığımla, düşüncelerimle, duygularımla ve bedenimle erkeklerin dünyasında, onların evlerinde kendime bir yer edinmekte, varlığımı sürdürmeye çalışmakta o kadar zorlandım ve o kadar yoruldum ki en temel ve güçlü duygum -öfkem- bile sekteye uğradı. Oysa öfkem benim tanrımdı, öfkem benim en derinim, mirasım, öfkem benim utancım, tek gerçeğim. Hiç silahım, sığınağım olmadı öfkemden başka, gücümü burdan alıyorum. Hüznümü ve acımı öfkeyle bastırıyorum. Sadece böyle yaşayabilirim sanıyorum, nefesimi bile öfkeyle soluyorum.

Kendime korunaklı bir yer inşa etmek, sevdiğim insanları muhafaza etmek istiyorum. Kontrol bende değil diye deliriyorum. Dünya alçaktır, ikiyüzlüdür çünkü; bunu biliyorum. Beni kuşatmak istiyor her şey. Ve ne yazık, sırtımı yaslayabileceğim hiçbir şey yok. Ondan sanırım sürekli arkamda biri varmış gibi geliyor ve sürekli tetikteyim. Peşimde hep bir düşman takip ediyor beni. Her şey varlığımı tehdit ediyor, herkes bana parmak sallıyor sanki. En sertinden zırhlar giyiyorum, böyle kuşatıyorum ben de kendimi, altında kim var onu bile bilmiyorum aslında. Bu zırh derime yapışmış, yakmış; ben bu zırhın kendisi olmuşum.

– Hukuksuz adi bir savaş bu, biliyorum. Leşime bakıp kahkaha atacaklar, ölmemeliyim. Hepsi benim için örgütlenmiş, ben burada tek başıma ve savunmasızım. –

Zihnim ne kadar acı veriyor bana.

Tek başıma ve savunmasızım. Tek başına ve savunmasız. Bu bana bir yerden tanıdık. Bu bana nerden bakarsan ordan tanıdık, sanki her yerden tanıdık. Her zamandan, çok çok eskiden tanıdık. Evet, bunu tanıdım, bunu tanıyorum.

İçimdeki tüm o düğümler sıkıca bağlanmış şekilde tüm hayatımı boğuyor. Acıyorum sanki bazen kendime onların dünyasından bakınca. Sonra gururlanıyorum kendimle, harikayım. Bir Tanrı varsa o da hak etmiyor beni, bastığım toprak bin kere şükretsin diyorum; halbuki gömerler beni oraya, biliyorum kibrim biraz da öfkemden.

Yazıktır ki, yetişkinliğe varana dek, tüm ergenlik dönemim saatler süren sinir krizleri eşliğinde geçti, gırtlağımı patlatana kadar bağırıp ağlayarak ben burdayım dedim, vahşileştim, var olduğumu kanıtlamak istedim, duyulmak, önemsenmek istedim; sakinleştikçe de yok olmak, kaybolmak, unutulmak istedim. Varoluşumun yükü hep ağır geldi bana. İz bırakma arzum, umudum beni tuttu.

Kendimi bildim bileli haksızlığa uğramışlık duygusundan kurtulamadım. Bu duygu beni hep öylesine hırçınlaştırdı ki bazen öfkemin ağırlığı altında ezilip boğulurdum. O tabakları ben kırmamıştım, misafirin şımarık cici çocuğunun saçını okşadılar, dayağı ben yedim.

Doğduğum evde hep tetikte olmalıydım, her an gelebilecek bir saldırı için kendimi korumalıydım, ve annemi. Hiçbir şey yapamayacağını bildiğin ve çaresizce ezilmeyi beklediğin bir tetikte olma hali. Ve bu savunmasızlığına karşın yapabileceğin tek şeyin öfke duymak, tutunabileceğin tek şeyin kendinle birlikte büyüttüğün öfken olması. Bir odaya hapsolmuş bir hamam böceğinin yaşama manifestosu.

Ötesi yok.

*

Aynada kendime bakıyorum. Ama kimim ben? İç içe geçmiş benlikler bütünüyüm. Bir tane değilim, kendimi tanımıyorum, bir benim yok gibi. Böyle oluşmadım ben, böyle oldum. Kendime yabancılaşıyorum, ellerime vücuduma. Midem bulanıyor, tiksiniyorum bedenimden. Tiksiniyorum kadınsı olan, cinsiyetime dair her şeyden. Pisim, kirliyim, hiç geçmeyecek bu. Yaşamın önemli, daha az önemli, belki de önemsiz birçok detayıyla karşılaşıyorum. Çok canım sıkılıyor. Sonra en dibime iniyorum. Çocukluğuma dönüyorum, yaşım sanırım beş. Tanıdık bir evde, tanıdık bir erkekleyim. Kendi ağlamaklı sesimi duyuyorum. “Yapma, çok acıyor” diyorum. Çaresizim, kocaman bir el çevrelemiş beni, kaçmak istiyorum, annemin kucağına dönmek. “Bak” diyor bana, “bak, buraya bak.” Kimse yok. “Onlara söyleme sakın” diyor. “Sakın söyleme.”

Yıllarca kendime bile söyleyemiyorum.

Beni bırakıp tuvalete giriyor. Tuvaletin kapısının önünde “Burada beni bekle evden birlikte çıkacağız” diyor. Kapıyı kapatınca kaçar gibi çıkıyorum oradan. Bulanık bir sahne. Gerisini hatırlamıyorum.

Şimdi, sessizce yalvaran ve ağlayan bir küçük kız çocuğu sesi; gitmiyor kulaklarımdan.

“Yapma… yapma çok acıyor.”

Bu ses, benim sesim. Bu ses, benim.

Yaşamımın en dibinde üç kelime varmış halbuki, beni bu üç kelime ben yapmış sanki. Hissizlikle hafızama gömdüğüm görüntünün arkasındaki sesim ve harflerim yakıyor esasen canımı. Beynimde yankılanıyor.

Yapma çok acıyor.

Ne acı, beni duyacağını bilsem saatlerce ağlar yakarırdım böyle Tanrıya.

Bu, dört-beş kez yaşanıyor farklı yaşlarda, ben yalnızca ilkini ve sonuncusunu hatırlıyorum hayal meyal ancak ikiden fazla kez yaşandığını biliyorum. İlkinin beş yaşındaki olduğunu sanıyorum. Sonuncusundan eminim ancak; sekiz veyahut dokuz yaşındayım. İlkokul üçteyim, öğlenleri başlıyor dersimiz. Sabah, yeni uyanmış, ben yine o evdeyim. Benden bir şeyi kendisine uzatmamı istiyor. Yerimden kalkıp uzatırken beni kolumdan tutup kendine çekiyor. Evde bir kadın var, diğer odada elektrikli süpürgeyi çalıştırıyor.

“Dıgıdık dıgıdık” diyor bana sırıtarak, “ata biner gibi!”

Hiçbir tepki gösteremediğimi hatırlıyorum; ağlamıyorum, bağırmıyorum, bir şey söylemiyorum. Gerisini hatırlamıyorum. Muhtemelen o evden çıkıp okula gidiyorum, okulda çarpım tablosunu öğreniyorum o gün belki de; kim bilir!

O yılın yaz tatili, dördüncü sınıfa geçmişim, serin bir akşam, babam bahçedeki salıncakta oturuyor; ben mutfakta su içerken annem, babam içsin diye çay koymaya, mutfağa geliyor. Bardağa ikinci kez su doldururken döküyorum biraz, suya bakıyorum, birden “Anne!” diyorum, “Anne biliyor musun… anne çok acıdı…”

Gerisi yok.

Bir gün annemi Kuran-ı Kerim’in başında ağlarken görüyorum, niye ağladığını sorduğumda ona anlattığım şey için ağladığını söylüyor. Ona üzülmemesini söyleyip sarılıyorum.

Gerisi yok.

Babam bunu hiç öğrenemeden öldü. Öğrenseydi acaba bana karşı gerçek bir şefkat duyar mıydı, değişir miydi, diye düşündüğüm zamanlar oldu. Ona haykırmayı çok isterdim. “Senin yüzünden, senin!” diye yüzüne öfkeyle bağırabilmeyi. Senin sevgisizliğin, senin korkunç erkekliğin, sonsuz bencilliğin, senin bizi görmeyişlerin, bizi düşürdüğün bu hâl, bize layık gördüğün bu ev yüzünden, diye haykırabilmeyi.

Fail, babamın ölümünden kısa bir süre sonra, oldukça genç bir yaşta hastalıktan öldü ve babamın mezarının biraz ötesine gömüldü. Ben hayatıma kaldığı yerden devam ettim.

Büyüdüm, kadın oldum. Duruldum.

Sonra bunu aynı evde başkalarına da yaptığını öğrendim.

Ve bunun aile içinde bilinen bir sır olduğunu.

*

Cenin pozisyonundan çıkıp doğruluyor ve içime bakıyorum: bahtsız annem beni ne sancılı doğurmuş. İçerlerde bir yerde yersizlik, yurtsuzluk, evsizlik, öksüzlük duygularıyla kaplı olduğumu fark ediyorum. Terk edilmişlik duygusu çöküyor üstüme. Neden bilmiyorum, beşikte bile hırpalandığımı anımsar gibiyim. Burası senin evin diye gözümü açtığım yerde benimin çalınması mıydı bana hep evsiz hissettiren bilmiyorum. Terk edilmedim, kimse benimle birlikte değildi ki. Hiç güvende olamadım, ne koruyucusu var ne gözetleyeni, ne de yüreklisi bu kalabalık küçük evin; hiç güvenli alanım yok bu dünyada.

Bilendim, bir çocuk inadıyla nefes aldım hep ben de, omuz silktim bu yaşama. Korkmadım, inatlaştım, hırçınlaştım, “acımadı ki acımadı ki” dedim sonra, meydan okudum, acımasızlığı güç saydım. Her şeyle kavga ettim. Bu hayatı da kendimi de ben kazandım, ben tuttum ucundan. Bir hayatım vardı, tüm gücümle sonuna kadar her yerde savundum onu. Gururumu kırdı bu dünya ama bükmedim boynumu, alaycı bir tavır takındım. Ama biliyorum ve hatırlıyorum, reddetmeyeceğim artık; çok acıyor.

Ben her yerimi örtmüşüm, yorganın altına saklanmışım hep, şimdiyse bir sokakta çırılçıplak ağlamak istiyorum. İçimse hep üşüyor.

Bir şey beni sıkıştırıyor, tutuyor, kapatıyor, kavrıyor sürekli. Sesimi duyuramıyorum, haber edemiyorum. Kaçmak kurtulmak istiyorum hep; bir yerden, bir evden, bir elden. Beni buna kim mahkûm etti?

Şu üstümdeki eli itemiyorum, şu üstümdeki eli. Bir türlü boğamıyorum şu ensemdeki nefesi.

Kim kimi böyle yoğururdu ki? Tanrı bana meydan okuyor, savaşıyor benimle. Ama benim uzun, ojeli tırnaklarım var, bir kılıç olmasa da elimde. Korkmuyor da değilim hem öyle, ancak korkum tanrıdan değil; bu dünyanın alçaklığından. Ama sonuna kadar yaşama cüretini göstermekten geri durmuyorum. Ben kahkahalarımla alt edeceğim bu dünyayı, ben tanrıyı da yeneceğim çünkü. Beni düğümledikleri yerden çözmeye başlayacağım. Kendi ellerimle seveceğim kendimi, gerekirse bu hayatın dibini sıyıracağım. Ben gerçekten güçlüyüm, ben gerçeğim, buradayım işte yaşıyorum.

Devrimcisi de benim, direnişçisi de; işçisi de benim, emekçisi de bu hayatın. Bir gün mutlaka bir ev inşa edeceğim kendime ve oraya döneceğim. İçimdeki rutubetten kurtulacağım. Yatağımı fareler basmayacak, uyurken debelenmeyeceğim artık. O güneşli, güvenli ve huzurlu ev, benim yurdum olacak. Her hücremle taşınacağım o saklı ve uzak eve. Kendimden gidip kendime geleceğim ve merhaba diyeceğim, buna inanıyorum. Benim adım Meryem. Ben bu evin yüksek sesli, terbiye edilmemiş, sevilmeyen kız çocuğuyum. Benim adım Meryem. Ben bu yolu öyle böyle tamamlayacağım. Çok acıyor geçmez belki ama etimi koparıp öfkeyle yamyamların suratına fırlatmayacağım. Ben Meryem’im. Zırhımdan kurtulup derimi kazıyacağım.

Kendimi o evden çekip çıkardım, yaptım, ben yaptım. Doğduğum evi, her bir tuğlasını babamın özenle dizdiği o evi yıktım, hem de olanca öfkem ve kinimle yaptım bunu, kendime yeni bir ev de yaratırım. Söz: o evin içinde yeni bir Meryem de doğuracağım, bu sefer ben doğuracağım. Onu sarıp sarmalayacağım, onun saçlarını okşayacağım ve ona diyeceğim ki: “Geçti kızım, soluklan, bitti. Burada güvendesin. Burada kimse sana dokunamaz. Senin annen de, Tanrın da burada.”

Nefesimi verip kulağına fısıldayacağım: Senin adın Meryem!

Ve artık acıyla oynamayı bırakacağım.

/Kaynak: Catlak Zemin/

Öne Çıkanlar