Hüseyin Salih Durmuş: 47. yıl

Tarihsel efsaneye göre, Hz. Süleyman Tapınağı’nı inşa ederken görevlendirdiği baş mimar, taş ustası Hiram Abif, ustalık sırlarını zorla ögrenmek isteyen üç kalfası tarafından öldürülür.

Çıraklar, bilgiyi ve ustalığı emekle hak etmek yerine kolay yoldan sahip olmak ister, fakat Hiram, vicdanın sınavından geçerken susmayı ve ölümü seçer. Bilgeliğin ve ustalığın bedelinin sadakat olduğunu hatırlatarak şöyle der:

Vicdan taviz vermez bir yargıçtır.”

Devletler bir tarihi kapatabilir, örgütler kendini feshedebilir, tabelalar sökülebilir, arşivler susturulabilir kısacası hafıza silinebilir. Ama vicdan, hiçbir karar defterini kapatmaz. Çünkü vicdan, unutulanı değil, yerine konmayanı kaydeder.

Bugün 27 Kasım’ı bir “kuruluş yıldönümü” olarak değil, 47 yıl önce açılmış bir vicdan eşiğinin önünde durmak için anıyoruz. Çünkü bugün, geçmişi övmek için değil, geleceğe borç biçmek için vardır.

Bir örgütün değil, bir kuşağın değil, hakikatin yükümlülüğünün günüdür. Ne “her şey bitti” diyenlerin umutsuzluğundayız, ne de “eski günlere dönelim” diyenlerin nostaljisinde. Çünkü bu tarih ne kapanmıştır ne tekrarlanacaktır. Bu tarih devamı yazılacak devredilmiş bir hakikattir.

Bir örgüt feshedildiğinde yalnızca tabelası sona erer fakat uğruna ödenen bedeller sona ermez. 47 yıl önce bir araya gelme cesaretini gösteren bir grup cesur yüreğin elinde ne devlet ne sermaye ne ordu vardı. Sadece inkârın, yoksulluğun, yasaklanmışlığın ve yok sayılmışlığın içinden yükselen bir cümle vardı:

“Biz bu düzene razı değiliz, reddediyoruz.”

Bugün o cümle, örgütsel biçimini, ismini terk etmiş olabilir, fakat ahlakını terk etmemiştir. Çünkü devredilen şey isim değil, borçtur. Ve borç, en çok sessiz kaldığımız yerde büyür.

Frantz Fanon, sömürgeciliği yalnızca toprakları değil, insanın kendine dair inancını işgal eden bir mekanizma olarak tanımlar. Bir halk önce kişiliğini elinden alan bir düzenle karşılaşır, ancak direnişiyle kendini yeniden kurar var eder. Bu nedenle fesih bir kayıp değil, sömürülmüş insan tanımının reddiyle başlayan yürüyüşün biçim değiştirmesidir. Tarih, sahip olunarak değil, taşınarak sürer.

Bir halkı devrimci yapan ilk refleks, ideolojiden önce şudur: “İnsan yerine konulmama, sömürülme hafızası.” Bu mücadele, yalnızca siyasi bir hareketin değil, insanlık onurunun yeniden kurulma tarihidir. Çünkü bu halk yalnızca toprakları bölündüğü için değil isimleri silindiği, mezarları yasaklandığı, dili susturulduğu, ölüleri gömülmekten men edildiği için direndi.

Frantz Fanon der ki: “Sömürgecilik, ezileni insanlıktan men eden bir yargıdır.” Direniş ise o yargıyı

iade-i muhakemeye tabi tutan mekanizmadır.

Bir hareket, adını kaybettiğinde değil, vicdanını kaybettiğinde ölür. İşte bu yüzden 47. yılında konuştuğumuz şey bir kapanış değil, bir vicdani süreklilik meselesidir. Çünkü hakikat, biçimden değil bedelden yapılır.

Son yarım yüzyılın hikâyesi, birbirini besleyen bir mücadele atlası olarak üç mekânda yazıldı:

 Zindan: Bedenin hapsedildiği, iradenin teslim alınamadığı, direnişin kodlandığı yer

 Dağ: Kaçış değil, geri dönüşü olmayan bir yemin

 Sürgün: Uzaklık değil, kesilmeyen aidiyetin ağır mesafesi ve evrenselliğe açılan ilk basamak.

Fanon’un “bedeni zincirlenmiş ama ruhu özgür insan” tanımı, bu tarihin derin katmanını da anlatır. Çünkü bazı bedenler hücredeyken bile düşünüp üretmeye, bazı diller susturulmuşken bile konuşmaya, bazı ruhlar yalnızken bile çoğalmaya devam etti.

Bu üç mekân aynı cümleyi kurdu:

“Biz buradan geri dönmedik; siz buradan devam edesiniz diye.”

Bir kuşak kurdu. Bir kuşak korudu. Bir kuşak sürdürdü. Şimdi bizim kuşağın görevi bambaşkadır:

Onların yaptığını tekrar etmek değil, onların yapamadığını tamamlamaktır.

İbn Haldun der ki:

“Birinci kuşak kurar, ikinci taşır, üçüncü tüketir.”

Biz üçüncü eşiğin tam üzerindeyiz. Bir tarihsel yük devredildi ama bir bahane devredilmedi.

Tarih “ne gördün?” diye sormaz. “Yerine ne koydun, büyütebildin mi?” diye sorar.

Ve vicdan, cevap olarak hep şunu arar:

“Sana bırakılanı taşıya bildin mi? Layık olabildin mi?”

Fanon şöyle devam eder, “Her kuşak, görece bir belirsizlik içinde kendi misyonunu keşfetmek zorundadır; onu ya yerine getirir ya da ona ihanet eder”.

Ve şimdi görev, belirsizliğin içinde bile o misyonu taşımaktır. Bizim kuşağın ikna edilmesi gereken şey umut değil, sorumluluktur.

47 yıllık tanıklık döneminde, onu tanıyanlarda derin bir iz barakan şehit Sinan Dersim’in Rodrigo’nun Aranjuez Konçertosu eşliğinde okuduğu “SU ‘ya hitabeti aslında devrimci ahlakın özeti, izlenecek yolun işareti gibidir. Bazı insanlar bir örgütün değil, bir ruhun taşıyıcısıdır, gürültü çıkarmazlar ama yol açarlar. Su gibidirler, Su, akarken yalnız bir madde değil, bir hafıza taşır. Her kaynaktan doğduğu yerin sesini, rengini, izini içinde taşır. Tıpkı halkların ve kuşakların birbirine aktardığı mücadele gibi.

Birinden diğerine akarak yol bulur, engel tanımaz. Bazı dönemlerde tıkanır, bazı yerlerde görünmez olur ama yönünü hiç şaşırmaz. İşte son yarım yüzyılın hikayesi de böyle aktı.

“Su, akarken hayat verir; tıkanıp beklediğinde bozulur. Gürültü yapmaz ama yolu sabırla biçer.”

Bizim görevimiz sel gibi yıkmak değil, su gibi taşımaktır. Çünkü su da vicdan gibidir, durdurulduğunda çürür, akabildiğinde onarır, büyür.

Bugün 27 Kasım bir kutlama değil, bir emanet bir hafıza günüdür. Çünkü bir mücadele, adını kaybettiğinde değil anlamını kaybettiğinde yenilir. Biz bu anlamı kaybetmemek için buradayız.

Kürdistan Özgürlük mücadelesinin öncü gücü PKK kendi tarihsel formunu ve misyonunu tamamladı, ama hakikat hâlâ olduğu yerde. Mücadele ne sona erdi ne dağıldı, aksine yarım yüz yıllık birikimini ve hakikatini yeni bir örgütlenme düzlemine taşıyarak daha geniş, daha derin ve daha toplumsal bir güç haline geliyor.

Bu, tarihin kapanışı değil, geçmişin deneyimini geleceğin kurucu iradesine dönüştüren yeni bir başlangıçtır. Yol bitmedi, sadece yürünmesi gereken yer bize devredildi.

Ve şimdi bize sorulan soru şudur:

“Onlar kendilerini feda ederek, bedel ödeyerek yolu açtılar, şimdi siz o yolu yaşayarak büyütecek misiniz?”

Biz buradayız.

Biz devralıyoruz.

Ve biz tamamlayacağız.

İTHAF

Bu yazı,

Evladını toprağa vermiş ama ne sesini ne direncini kaybetmemiş annelere,

En derin özveri ve sevgiyle büyüttüğü evladının mezarı başında nöbet tutan babaya,

Eşini yitirmiş ama sadakatini yitirmemiş yürekli kadınlara,

Babasının adını duymuş ama yüzünü hiç görememiş çocuklara,

Kardeşlerini yitirmiş ama kardeşliğin yükünü de onurunu da sessizce sırtında taşıyan kız kardeşlere, ağabeylere ve ablalara,

Yakılmış köylerin, bombalanmış evlerin, sürülmüş toprakların sağ kalanlarına, faili meçhullere,

Doğasıyla birlikte yaralanmış bir halka, dünya nimetlerini ve özentilerini değil, onurunu seçmiş tüm devrimcilere adanmış bir teşekkür borcudur.

Çünkü bir mücadele, kendini değil, uğruna yaşananları ve uğruna ölenleri taşıdığı kadar gerçektir.

/ANF/

Öne Çıkanlar