Dominik Cumhuriyeti’nde 1960’larda faşist diktatör Rafael Trujillo yönetimi altında kadınlar ağır baskı ve şiddetle karşı karşıyaydı. Patria, Minerva ve María Teresa Mirabal kardeşler bu totaliter ve erkek egemen rejime karşı cesurca direniş örgütlediler. Kadınların siyasal direnişine tahammülü olmayan faşist iktidar, Mirabal kardeşleri hedef hâline getirdi. 25 Kasım 1960’ta sistematik işkence ve şiddetle katledilmeleri, erkek egemen ve faşist düzene karşı kadınların direnişinin tarihsel bir simgesine dönüştü.
1999’da 25 Kasım, “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” olarak ilan edildi. Bu tarih, kadınlara yönelik sistematik şiddeti teşhir etmenin ötesinde, onu üreten erkek egemen devlet ve sistemle hesaplaşma çağrısıdır. Kadın bedeni, emeği ve kimliği üzerindeki tahakkümün kaynağı; erkek egemen devlet aklı, tekçi-faşist zihniyet ve kapitalist-emperyalist sömürü düzenidir. Bu nedenle 25 Kasım yalnızca bir “anma” günü değil, kadın özgürlük mücadelesinin örgütlü hattının büyütülmesinin günüdür.
Bugün 25 Kasım’ın arifesinde Mirabal kardeşlerin direniş ruhu yalnızca Latin Amerika’da değil, Ortadoğu’nun her köşesinde yankılanıyor. Kadınlar savaşın, işgalin, yoksulluğun ve erkek egemen devletlerin uyguladığı her türlü şiddete karşı özgürlük mücadelesinin en ön safında yer alıyor.
Suriye’de ve Türkiye’de kadınların bu sınavı nasıl karşıladığını nasıl bir baskı ve şiddet politikası ile karşı karşıya kaldıklarını değerlendirmek gerekir.
Suriye’de Kadınlara Yönelik Şiddet ve HTŞ Gerçeği
Baas diktatörlüğünün altmış yılı aşkın süredir devam eden baskıcı yönetimi yıkıldığında oluşan boşluk, emperyalist güçlerin ve bölgedeki gerici devletlerin desteğiyle cihatçı-gerici örgütler tarafından dolduruldu. Bu örgütlerin başında gelen Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ), kısa sürede kadın düşmanı bir iktidarın sembolü hâline geldi. “Şeriat” adı altında kurmaya çalıştıkları düzen, kadınların yaşam alanlarını daralttı; zorla örtünme, eğitim hakkının gaspı, cinsel şiddet, köleleştirme ve zorla evlendirme uygulamaları sistematik hâle geldi.
HTŞ’nin Alevi ve Dürzi halklarına yönelik saldırıları, hem etnik–mezhepsel hem de cinsiyet temelli şiddeti beraberinde getirdi. Kadınlar kaçırıldı, katledildi, köleleştirildi. Uluslararası raporlar Lazkiye, Tartus, Humus ve Hama’da çok sayıda Alevi ve Dürzi kadının fidye karşılığı alıkonulduğunu belgeliyor. Ancak bu gerçekler, emperyalist devletlerin bölgesel çıkarları uğruna sistematik biçimde görmezden geliniyor. HTŞ ve lideri Colani, emperyalist devletlerin çıkar politikalarının sahadaki aparatına dönüştürülmüş durumdadır.
Yalnız bu destekçiler değil; sözde “demokratik” Avrupa devletleri, uluslararası kurumlar ve dünya kamuoyu da bu sessizliğin suç ortağıdır. Dün El-Kaide’nin lideri olarak “terör listesinde” bulunan Colani’nin bugün takım elbiseyle meşrulaştırılmaya çalışılması bu ikiyüzlülüğün açık göstergesidir.
Türkiye’de kadın katillerine “kravat taktı” diye iyi hâl indirimi veren erkek egemen yargı aklıyla, Colani’ye kravat taktırıp katliamların üstünü örten emperyalist akıl aynı kökten beslenmektedir. Her ikisi de erkek egemen, faşist ve çıkarcı zihniyetin ürünüdür.
Türk Devleti ile Aynı Zihniyetin Farklı Kılıfları
Bu tablo yalnızca Suriye’ye özgü değildir. Faşist Türk devleti ve Erdoğan yönetimi aynı zihniyetin farklı bir yansımasıdır. “Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek din” sloganıyla kurulan politik tahayyül, kadını kamusal yaşamdan dışlayarak onu “annelik ve eşlik” rollerine hapsetmeyi amaçlayan bir aile modeliyle iç içedir. 2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesinin nedeni budur: kadınları eve kapatarak doğurganlık üzerinden siyasal demografiyi yeniden şekillendirmek.
Bu kapsamda; birinci çocuk için tek seferlik 5.000 TL doğum yardımı, ikinci çocuk için aylık 1.500 TL ödeme, üçüncü ve üzeri çocuklar için daha yüksek desteklerin planlanması, doğuma teşvik politikalarının açık bir parçasıdır.
Öte yandan Meclis’e sunulan “11. Yargı Paket” taslağı, LGBTİ+ bireyleri doğrudan hedef alan düzenlemeler içeriyordu. Taslakta; trans bireyler için cinsiyet geçiş yaşının yükseltilmesi, “biyolojik cinsiyete ve genel ahlâka aykırı davranışların” cezai suç kapsamına alınması, aynı cinsiyetteki kişilerin nişanlanması veya evlilik girişiminin hapisle cezalandırılması gibi maddeler yer alıyordu. Bu düzenlemeler, kadınlar ve LGBTİ+’ların bedenleri ve kimlikleri üzerinde kurulan baskı politikasının en somut ifadesidir.
Türkiye’de erkek egemen yargı ve devlet politikaları, kadınlara yönelik şiddeti ya görünmez kılıyor ya da failleri koruyan cezasızlık mekanizmalarıyla yeniden üretiyor. Eşini öldüren erkeklere “iyi hâl indirimi” verilmesi bunun gündelik örneklerindendir. Din ve milliyet perdesi altında yürütülen bu erkek egemen siyasetin özü, HTŞ’nin kadınları eve hapsetmesiyle aynıdır. Her ikisi de tekçi-faşist zihniyetin cinsiyetçi izdüşümleridir.
Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddetin Güncel Görünümü
Resmî veriler bile şiddetin boyutunu gizleyemiyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2024 raporuna göre 12 ayda kadınların:
%11,6’sı psikolojik şiddete,
%3,7’si dijital şiddete,
%3,2’si ekonomik şiddete,
%3,1’i ısrarlı takibe,
%2,6’sı fiziksel şiddete maruz kalmıştır.
Hayatının herhangi bir döneminde şiddete uğrayan kadın oranı %38’e yaklaşmaktadır. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 2025 verilerine göre yalnızca Ocak–Mart döneminde 67 kadın katledilmiş, 62 kadın ise “şüpheli ölüm” olarak kayıtlara geçmiştir. Anıt Sayaç verileri, 2008–2025 arasında en az 5.240 kadının erkekler tarafından öldürüldüğünü göstermektedir. Katillerin önemli bir kısmı kadınların en yakınındaki erkeklerdir.
Bu tablo, erkek egemen yargı ve devlet politikalarının kadınları korumak yerine şiddeti sistematik biçimde yeniden ürettiğini göstermektedir. Bu da kapitalist sistemin ve onun erkek egemen devletinin neden kadın düşmanı politikalar yürüttüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Bu yüzden kadına yönelik şiddet politiktir diyoruz.
/Kaynak:Kurdistanazad/










